31 Aralık 2025 Çarşamba

SURİYE ÇIKMAZI

 



Suriye bir çıkmaz sokak içinde debeleniyor.


Suriye'yi bu çıkmaz sokağa sokan en büyük ve asli neden; Suriye'nin kuzeydoğusunda konuşlanmış olan bugün SDG olarak anılan PKK'nın Suriye kolu YPG/PYD!nin;ABD tarafından İŞID ile mücadelede bizim yol arkadaşımız ve silahlı gücümüz denilerek desteklenerek silahlandırılması ve bölgede yeni bir Kürt devletinin kurulmasında esas alınacak bir askeri ve siyasal özerk bir statü kazanmış olması ve Büyük Kürdistan'ın kurulabilmesi için gerekli olan kazanılan bu statünün muhafaza edilmek istenmesi,merkezi Şam yönetimiyle entagrasyonun, Kuzeydoğu Suriyede kazanılmış olan bu statünün kaybı sonucunu doğuracak olmasıdır.


Şam yönetimi ile SDG arasında imzalanan sekiz maddelik 10 Mart Mutabakatında;Suriyenin Fedaratif bir yapısının olacağına ve Suriye'nin Kuzeydoğusunda yerleşmiş bulunan SDG oluşumuna da, bu federal yapı içinde özerk ve bağımsız bir federe devlet statü tanınancağına ilişkin açık bir hüküm yoktur.


Mutabakatın 2.maddesine göre;Kürt toplumu,sadece Suriye devletinin asli bir unsuru olarak kabul edilecek ve vatandaşlık haklarıyla anayasal hakları güvence altına alınacaktır.


Mutabakatın 4.maddesine göre ise;Kuzeydoğu Suriyedeki tüm sivil ve askeri kurumlar,Suriye devleti yönetimi çerçevesinde entegre edilecek ,sınır kapıları ,havaalanları ve petrol ile gaz sahaları devlet kontrolü altına alınacaktır.


!0 Mart Mutabakatının bu 2.ve 4.madelerinden anlaşıldığı kadarıyla,tek bir üniter Suriye devleti olacak ve etnik ve dini kökenlerine bakılmaksızın, herkes Suriyeli sayılacaktır.


Nitekim mutabakatın 1. madesinde de;Tüm Suriyelilerin siyasi süreçte temsil edilme ve devlet kurumlarına katılım hakkının;din ve etnik kökenelerinden bağımsız olarak sadece liyakat esasına göre güvenece altına alınacağı yazılıdır.


Mutabakatın yukarıda zikrettiğimiz maddelerinden;Kuzeydoğu Suriyede konuşlanan SDG topluluğuna özerk ve federe bir yapı oluşturma izni verilmediği,Suriyenin;etnik ve dini kökenlerine bakılmaksızın Suriyeli olarak tanımlanan tüm vatandaşlarından oluşan üniter bir Suriye devleti olarak yapılandırılacağı, açıkça anlaşılmaktadır.


10 Mart Mutabakatının uygulanması için öngörülen süre 31Aralık 2025 itibariyle sona erecektir.


SDG'nin; imza koyduğu bu mutabakata uygun davranmadığı gibi, bu mutabakata uymayı da asla düşünmediği anlaşılmakta ve sorun da bundan kaynaklanmaktadır.


Sürece katkı sunan ÖCALAN; yılbaşı nedeniyle yayınladığı son mesajında bu konuda açık bir tavır sergilememiş ve bilakis mesajın satır aralarında yer alan “ SDG ile Şam yönetimi arasında 10 Mart’ta imzalanan mutabakat çerçevesinde dile getirilen temel talep, halkların kendi kendini bir arada yönetebileceği demokratik bir siyasal modeldir.” ibareleri kafa karıştırmışyır.ÖCALAN'ın;”Halkların kendi kendilerini bir arada yönetebileceği bir siyasal model” tanımlamasının altı çizilmelidir.


ÖCALAN;10 Mart Mutabakatında yer almadığı halde,mutabakata göre temel talebin;halkların kendi kendini bir arada yönetebileceği demokratik bir siyasi model olduğunu açıklayarak, 10 Mart Mutabakatını çarpıtmış ve mutabakatın öngörmemesine rağmen,Suriye topraklarında; halkların,yani Kürtleri temsil eden SDG'nin de,diğer halklarla birlikte, kendi kendini yöneteceği özerk ve/veya federe bir siyasal model oluşturabileceğini savunarak,Kuzeydoğu Suriyede konuşlanan SDG'nin Suriye Şam merkezi yönetimiyle entegrasyonuna karşı görüş bildirmiştir.


İçinde bulunduğumuz bugünün koşullarında,Suriye sorununun çözümü, bölgede söz sahibi ve etkin olan ABD,Türkiye ve İsrail'den, ekonomik ve askeri olarak en güçlü olanın iradesiyle çözüme kavuşacaktır.Bu durumda, görüldüğü kadarıyla, sonuç olarak,Suriye sorununun çözümünde, ABD'nin, yani,ERDOĞAN'ın dostu olan ve ERDOĞAN'ı öve öve bitiremeyen ABD Başkanı TRUMP'ın dediği olacaktır.


Yazımızı, ABD eski Dışişleri Bakanı Kissinger'in meşhur sözüyle bitirelim.


ABD eski Dışişleri Bakanı Kissinger,bir zamanlar ne demiş?”ABD'nin düşmanı olmak tehlikelidir.Ancak,dostu olmak ölümcüldür.”31/12/2025


Güner YİĞİTBAŞI

Hukukçu



24 Aralık 2025 Çarşamba

HANGİSİ DOĞRU?

 



Aynı konunun,sadece bir doğrusu vardır.


Aynı konunun iki doğrusu olamaz,mantık kurallarına aykırıdır.


Gündemdeki konu ya doğrudur ya da yanlıştır.


Bir taraf doğru, diğer taraf yanlış diyorsa,taraflardan birisi mutlaka yalan söylüyordur.


Konuyu sanırım anladınız.


Uyuşturucu operasyonunda sanık sıfatıyla ifadesine başvurularak Adli Tıp da alınan kan örneğinde uyuşturucu olup olmadığı araştırılan Fenerbahçe Spor Klübü Başkanı Sadettin SARAN'dan bahsediyoruz, yanılmıyorsunuz.


Sadettin SARAN'ın özel hayatı ve uyuşturucu kullanıp kullanmadığı ve bunları başkalarına temin edip etmediği, kişi olarak beni ilgilendirmez gözüküyorsa da,Sadettin SARAN; ülkemizin her yaştan milyonlarca taraftarı olan ve bu taraftarlarının icabında çocuklarının rısklarını keserek hiç kaçırmadan maçlarına gittiği topluma mal olmuş en güzide takımlarımızdan biri olan Fenerbahçe Spor Klübünün topluma mal olmuş başkanı olarak,milyonlarca taraftara rol model olacağından, özel yaşantısına dikkat etmesi gereken,gerektiğinde özel yaşantası dahi eleştirilebilecek bir kişiliktir.


Bir Fenerbahçe taraftarı,hukukçu ve bu toplumun bir ferdi olarak,Dünya toplumu için büyük bir sağlık ve yaşam sorunu haline gelen uyuşturucunun da, bir iddia olarak, içine karıştığı Sadettin SARAN olayında birşeyler yazmak, sanırım bizim de hakkımızdır.


Sadettin SARAN;hakkındaki iddialar ve ifadeye çağrılması üzerine bulunduğu yurt dışından derhal dönerek savcılığa ifade, Adli Tıpa da incelenmek zere kan örneğini vermiş ve örnek bir davranış sergilemiştir.


Kendisi,hiçbir şekilde ve asla uyuşturucu kullanmadığını büyük bir güven içinde beyan etmiş olmasına rağmen,Adli Tıp'dan gelen raporda, inceleme sonucunun pozitif olduğu açıklanmıştır.Bunun üzerine Sadettin SARAN bu rapora itiraz ederek,raporun doğru olmadığını, asla uyuçturucu kullanmadığını ısrarla yinelemiş ve hatta bugün özel bir kuruluşa giderek yeniden kan örneği vermiş ve uyuşturucu kullanmadığını beyan etmiştir.


Sadettin SARAN'ın; bugün, özel bir kurumda ikinci kez verdiği kan örneğinin pozitif çıkması halinde, tartışma sonlanacak ve Sadettin SARAN'ın savunma içgüdüsüyle yalan beyanda bulunmuş olduğu ve Adli Tıp raporunun doğru ve gerçek olduğu ortaya çıkacaktır.


Özel kurumdan gelecek olan kanda uyuşturucu madde bulunup bulunmadığına yönelik raporun negatif çıkması ve Adli Tıp raporuyla çelişmesi halinde,sorun çözülmeyecek ve ortaya daha da karışık ve Adli Tp ve yargı adına iyice sorgulanması gereken çok ciddi bir durum çıkacaktır.


Zira,Adli Tıp;özel bir kanunla kurulmuş olan ve adli tıbbı ilgilendiren konularda yargı organlarına resmi bilirkişilik yapan ve vereceği görüş ve raporlara itibar edilmesi gereken,raporlarıyla yargının hükümler kurduğu. resmi ve en yüksek bir bilirkişilik kurumudur.


Bu nedenle, çok afedersiniz ama, iki ucu boklu değnek bir durumla yüz yüzeyiz maalesef.


Her iki raporun çelişmesi halinde,bu çelişkinin şöyle veya böyle,ama bir şekilde giderilmesine ve doğru sonuca ulaşlmasına kadar,rapolarına güven duyulması gereken,yasayla raporlarına itibar bahşedilen Adli Tıp Kurumu da, milyonlarca taraftara rol modellik yapması gereken Fenerbahçe Başkanı Sadettin SARAN da, güven ve itibar kaybına uğrayacaktır.24/12/2025


Güner YİĞİTBAŞI

Hukukçu

17 Aralık 2025 Çarşamba

TOPLANTI VE GÖSTERİ YÜRÜYÜŞÜ VE PROTESTO HAKKI

 



Değerli okurlar; bu yazı, ülkemizde hukuken var olduğu halde iş başındaki iktidar tarafından fiilen uygulanmayan anayasamız esas alınarak kaleme alınmış olup,yazımızdan dolayı ülkemizde anayasa ve demokrasi var mı ki?siz hayal mi kuruyorsunuz diye beni eleştirmeyin lütfen.


Şimdi yazımıza geçebiliriz.


İş başındaki AKP iktidarı en başta olmak üzere,aşağı yukarı tüm sağ iktidarlar, demokrasiyi; insanların, beş yılda bir yapılan seçimlerde, seçim sandığına giderek oylarını atmaları ve bu oylarıyla ülkeyi yönetecek iktidarları belirlemelerine ve belirlenen bu iktidarın, yeni seçimlere kadar, seçmene hiç hesap vermeden, ülkeyi,kah yasalara ve anayasaya uyarak, kah uymayarak, istedikleri gibi yönetme hak ve yetkisini elde etmiş olmaya indirgerler.


Bilmezler veya çok iyi bildikleri halde,işlerine gelmediği için bilmez gözükerek, demokrasilerin sandıktan çıkan çoğunlukçu değil, çoğulcu bir sistem olduğunu hiç dikkate almadan,kendi çoğunluklarına göre bildikleri gibi at koştururlar,kendilerini eleştirenlere de, utanmadan ve sıkılmadan sandığı işaret ederler,ben sana hesap vermem, benden ancak seçmen çoğunluğu sandıkta hesap sorabilir,seçimleri bekle lütfen derler.Ülkemizde, seçmen iktidarı belirleyince, o iktidarlar yeni seçimlere kadar adeta bir dokunulmazlık kazanırlar.Bu durum,çoğulcu,azınlığın da söz hakkı bulunan batı tipi gerçek demokrasilere açıkça aykırı olup,demokrasinin çarpıtılması,demokrasinin nimetlerinden istifade ederek demokrasinin yok edilmesi ve yozlaştırılmasıdır.Başka bir anlatımla, Türk tipi demokrasidir bunun adı.


Gerçek demokrasilerde seçimle iş başına gelen iktidarlar;kendilerini,yürürlükteki anayasa ve yasalarla bağlı hissederler,anayasa ve yasalara saygı duyarlar.Seçmen, onlara yürürlükteki anayasa ve yasa hükümlerine göre ülkeyi yönetmeleri, vatandaşların anayasal hak ve özgürlüklerine saygı göstermeleri, bu hak ve özgürlükleri kısıtlamamaları ve engellememeleri koşuluyla ülkeyi yönetme hak ve yetkisini tanımıştır.


Mevcut iktidara oy vermiş olan iktidar yanlısı ve/veya oy vermemiş olan muhalif seçmenin;seçim bitti, benim görevim sonlandı,yeni seçimlere kadar iktidarın anayasa ve yasa dışı karar ve icraatlarına karşı sesimi çıkarmadan,iktidarı eleştirmeden, bireysel olarak veya mensubu olduğum toplumsal gruplar yoluyla toplu olarak, anayasal toplantı ve gösteri yürüyüşü,eleştiri ve protesto hakkımı kullanamam diyemeyeceği gibi,siyasal iktidarlar da,ben sandıktan çıktım, sizler beni eleştiremezsiniz,toplantı ve gösteri yürüyüşü ve protesto hakkınızı kulanamazsınız, ben size kamu güvenliği ve emniyeti gibi uyduruk nedenlerle yasaklar getirir ve bu haklarınızı kullanmanızı,emrindeki orantısız kolluk gücünü,demir barikatları,tomaları ve biner gazlarını kullanarak engellerim,diyemez.


İşte ülkemizin durumu budur.


İş başındaki AKP iktidarı;ben sandıktan çıktım, milli irade bana beş yıllık yetki verdi, yeni seçimlere kadar beş yıl boyunca ülkeyi istediğim gibi yönetirim,eleştiri,yürüyüş, toplantı,gösteri,protesto,anayasa falan tanımam,anayasal haklarınızı kullanmaya kalkarsanız yasak kararı alırım,yollara ve meydanlara çıkmanızı engellemek amacıyla yolları,köprüleri kapatırım,metro,otobüs ve vapur seferlerini durdururum,polis barikatları kurarım,polisi üzerinize salar su ve biber gazı sıkarak sizi engeller ve gücümü gösteririm demektedir.


Siyasal iktidarın asli görevlerinden ilki; ne idüğü belirsiz, hayali ve uydurma cafcaflı sözlerle, kamu düzenini,kamu güvenliğini ve emniyetini yok edeceği bahanesinin arkasına gizlenerek,vatandaşının anayasal hak ve özgürlüklerini yasaklamak değil, kamu gücünü ve yetkilerini kullanarak,vatandaşının bu anayasal hak ve özgürlüklerini kullanırken ortaya çıkacak olası engelleri ortadan kaldırarak bu hakların kullanılmasını sağlamak olmalıdır.


Vatandaşların anayasal toplantı ve gösteri yürüyüşü ve protesto haklarını kullanmalarını yasak getirip engellemek için, iktidarın arkasına sığınmak zorunda kaldığı kamu düzeni,kamu güvenliği ve emniyetini sağlamak, o kadar zor mudur?Ben, anayasal haklarnı kullanmak isteyen vatandaşımın ve kamunun emniyet ve güvenliğini sağlayamıyorum ve o nedenle yasak getiriyorum demek, siyasal iktidarın acizliğinin açık bir itirafıdır.


Aslında, siyasal iktidar; anayasal hakların kullanılmasını yasaklarken, kamunun güvenliğine ve emniyetine önem verdiğini ve bunun zarar göreceğini düşünmemekte olup, anayasayı sürekli ihlal eden,Anayasa Mahkemesinin bağlayıcı kararlarına uymayan,ülkeyi zora sokan kötü yönetiminin eleştirilmesinin,bu yolla iktidarının siyaseten yıpranmasının önüne geçerek kendi kötü yönetiminin selametini,güvenliğini ve emniyetini düşünmektedir.


Anayasal hakların kullanılmasını yasaklarken, kamunun güvenliğini,düzenini, selametini ve emniyetini düşündüğünü ileri süren siyasal iktidar da,aslında görmekte ve bilmektedir ki;yasak kararı alınmasa,toplantı ve gösteri yürüyüşleri,güvenlik güçlerinin güvencesinde bir düzen içinde yapılacak ve kimsenin burnu kanamadan,ortalık karışmadan,polisle vatandaş çatışmadan sonlanacaktır.Yasaklama kararı alındığında ise,iktidarın güya korktuğu başına gelmekte,gösteri haklarını kullanmak isteyen vatandaş ile buna engel olmak isteyen polis karşı karşıya gelerek çatışmakta, ortalık siyasal iktidarın basiretsizliği yüzünden karışmakta gözaltılar ve soruşturmalar devreye girerek ülkede iktidar eliyle kamu düzeni bozulmaktadır.


Siyasal iktidar;aslında çok iyi bildiği bu gerçeği artık görmeli ve kamu güvenliğini,emniyetini ve asayişi bahane ederek anayasal hakların kullanılmasını yasaklamamalı,bilakis bu hakların kullanlmasını güvence altına alan gerekli emniyet tedbirlerini almak suretiyle toplumun huzurunu sağlamalıdır.18/12/2025


Güner YİĞİTBAŞI

Hukukçu

16 Aralık 2025 Salı

ÖZGÜR ÖZEL CHP VE ÜLKEMİZİN ŞANSIDIR

 


Ülkemiz AKP iktidarı döneminde siyaseten büyük bir şanssızlık yaşamış ve sanırım bu şanssızlık 2028 Mayısına kadar sürmeye devam edecektir.


İşte, ülkemizin bu şanssız döneminin sonlarında ortaya çıkan ve CHP'nin başına geçen Özgür ÖZEL; CHP Genel Başkanı olarak partinin başına geçtiği andan bugüne kadar artarak devam eden,devamlı yükselişe geçen siyasal ve insansal performansıyla CHP ve ülkemizin geleceği adına büyük bir şans olduğunu göstermiştir.


Özgür ÖZEL; KILIÇDAROĞLU döneminde meclis grup başkan vekili olarak, meclis ve meclis dışında, partisine yönelik olarak iktidarın sataşmalarına ve gerçek dışı beyanlarına karşı hazırcevap, ateşli,etkileyici, haklı ve yerinde cevaplarıyla, basın toplantılarıyla,benim olduğu gibi,herkesin dikkatini çekmiş ve çok sevilmiştir.Buna rağmen,CHP İstanbul İl Örgütünün ve İMAMOĞLU'nun desteğini arkasına alarak CHP Genel Başkanlığına seçildiğinde, herkes gibi ben de, acaba emanetçi bir genel başkan mı olacak kuşkusunu taşıyordum.


Sonrasında koşullar öyle değişti ve gelişti ki;Özgür ÖZEL,değişen ve gelişen çok zorlu bu yeni koşullarda genel başkanlık yapmak zorunda kaldı.Bu zor koşullar; aslında,ilk başlarda Özgür ÖZEL adına bir talihsizlik olarak görüldüyse de,bu zorlu koşullar ÖZEL adına bir sınav ve şans olmuş ve bu zorlu koşullarda genel başkanlık yaparken, gerçek liderlik özelliklerini ve yeteneklerini ortaya çıkarma ve topluma gösterme imkanını bulmuş ve bu imkanı çok başarılı bir şekilde değerlendirmeyi başarmıştır.


Özgür ÖZEL;siyaseten liderlik başarısını kanıtladığı gibi,yine parti içinde altı ay ara ile peş peşe yaşanan, Manisa Büyük Şehir Belediye Başkanı Ferdi ZEYREK ve Manisa Şehzadeler Belediye Başkanı Gülşah DURBAY'ın genç yaşlarında ve en verimli çağlarında beklenmeyen ölümleri üzerine, hem Manisa Milletvekili ve hem de CHP'nin Genel Başkanı olması nedeniyle, partisinin mensupları ve hemşehrisi olan kaybettiğimiz bu iki değerli belediye başkanlarının ölümlerinden sonra duyduğu büyük üzüntü ve acıyı;tüm benliğinde,vicdanında ve ruhunda yaşayarak hiç çekinmeden tüm samimiyetiyle ve duygusallığıyla,yüreğinde hissettiği büyük acıyı ağlayarak hiç kimseden çekinmeden dürüstlükle sergileyen,cenazelere en az ailesi kadar sahiplenerek,politikacı üzeri insanlığını,vefa duygusunu ortaya koyan tutumuyla, alışık olmadığımız bir politikacı profilini ortaya koymuş ve siyasi başarısını, insanlığı ve etik değerleriyle de taçlandırmış, liderlik konusundaki üzerindeki tüm kuşkuları dağıtmış ve CHP'nin yeni lideri olarak kendisini tescil ettirmiştir.


Özgür ÖZEL;genel başkan seçildiği günden bu yana yaşadığı siyasi zorlu koşular ve manevi acılar,peş peşe mitinglere koşarak yaptığı konuşmalarla bedenen ve ruhen oldukça yıpranmıştır.Seçimlerin zamanında yapılacağı varsayıldığında, seçimlere kadar, önünde zorlu geçeceği muhakkak olan uzan bir zaman vardır ve bu zamanını beden ve ruh sağlığı için ekonomik olarak kullanmak zorundadır.


Bu nedenle,biz diyoruz ki;Özgür ÖZEL, CHP mitinglerine ara vermeden devam etmelidir, ancak bu konuda tek adamlığı bırakarak,CHP'nin lidere dayalı bir kişi ve tek adam partisi olmadığını, ilkeler ve kurumsal bir parti olduğu gerçeğini de ortaya koyması adına, CHP mitinglerinde değerli grup başkan vekillerine de görevler vermeli, mitinglerde onların konuşmalarının önünü açarak kendisini fazla yormamalıdır. 17/12/2025


Güner YİĞİTBAŞI

Hukukçu

8 Aralık 2025 Pazartesi

ÖCALAN İLE YAPILAN GÖRÜŞME TUTANAKLARI NEDEN AÇIKLANMIYOR DERSİNİZ?

 


Meclis Çözüm Komisyonunun üç üyesinin İmralı Adasına giderek ÖCALAN ile doğrudan yaptıkları görüşmelerin yazılı olduğu tutanakların tümünün komisyon üyelerinin bilgilerine sunulmayarak çok kısa bir özetinin açıklanması,haklı olarak bir takım rivayetlere ve bazı spekülasyonlara yol açmıştır.


Bu nedenle,şefaflık çok önemlidir.Şeffaflıktan uzaklaşırsanız bir takım yanlış yorumlara ve spekülatif açıklamalara göz yummak zorundasınız.


Tutanakların tümüyle açıklanmayarak içinden cımbızlanan çok kısa bir özetle geçiştirilmeye çalışılması,görüşme tutanaklarında yer alan ÖCALAN'ın bazı beyanlarının; çözüm süreci için pek iç açıcı olmadığının,ÖCALAN'ın dahi; özellikle, PKK'nın eski Suriye uzantısı olan ve bugünün Amerika ve İsrailin güdüm ve himayesindeki SDG'si (Suriye Demokratik Güçleri) üzerinde,ÖCALAN'ın söz geçirmeye ve sonuç almaya elverişli bir güç ve etkinliğinin olmadığını açığa çıkardığı ve çözüm adına beklendiği şekilde işlerin pek yolunda gitmediğini açıkça işaret ettiğini zannediyoruz.


Evet;ÖCALAN yirmi beş senedir İmralı Adasında tutuklu olup,içinde bulunduğu kısıtlı koşullarda ve aradan geçen uzun zaman zarfında ÖCALAN'ın örgüt üzerindeki hakimiyetinin hala mutlak bir şekilde devam ettiğini düşünmek ve sanmak,çözüm için ÖCALAN'dan adeta bir mucize beklemek, abesle iştigaldir.


Kurucu lideri olması nedeniyle; biraz saygıdan ve biraz da ahde vefadan dolayı,örgütün ülke ve ülke dışında faaliyet gösteren PKK kolu üzerinde,aradan geçen yirmi beş yıl içinde azalarak da olsa hala etkinliği devam eden ÖCALAN'ın, çözüm süreci için PKK'dan istediği, örgütün kendisini feshetmesi, silahlarını bırakması ricası,örgütün yurt içini ve dışını kapsayan PKK kolu için geçerli ve sonuç alıcı ise de,örgütün Suriye kolu olan Amerikanın silahlandırdığı,koruma altına aldığı,gözü gibi baktığı,Türk Silahlı Kuvvetlerinin operasyonlarından koruduğu,Suriyenin Kuzeyinde barınmasını ve temel atmasını sağladığı,Büyük Ortadoğu Projesinde kullanmayı planladığı,emperyal amaçlarının maşası,eski adıyla PYD/YPG, bugünki adıyla SDG (Suriye Demokratik Güçleri) üzerinde bugün için ÖCALAN'ın söz geçirebileceği,emir ve talmat verebileceği bir etkinliği asla bulunmamaktadır.Bunun aksini,ÖCALAN isterse SDG'ye bir talimat verir ve SDG'de kendisini fesheder ve silahlarını bırakır diye düşünenler hala varsa,onlar ya akıllarını kaçırmışlar,ya da Amerika ve İsrail'i tanımıyorlar,Büyük Ortadoğu Projesinden habersizler,idrak ve anlama kabiliyetleri kalmamış demektir.


Evet, sanırım ÖCALAN; ziyaret için yanına gelen ve kendisiyle görüşen üç kişilik komisyon üyelerine, açık yüreklilikle ve dürüst bir şekilde,bu konuda kendi elinden geleni yaptığını,kendisi İmralıdayken gelişen, büyüyen,mutasyona uğrayan ve Amerikanın himayesi ve kontrolü altına giren SDG üzerinde; kendilerini feshetmeleri ve silahlarını bırakmaları ve hatta olduğu gibi Suriye ordusuna katılmaları ve Suriye ile bütünleşmeleri konusunda söz sahibi ve etkinliğinin bulunmadığını açıklamış ve bu yalın gerçekler görüşme tutanağında yer almış olmalı ki;çözüm konusunda halkı oyalama ve kandırma olanaklarının ellerinden kayıp gitmemesi için görüşme tutanaklarının bazı bölümlerinin gizlenmesi yolu seçilmiştir.


Ama nereye kadar?08/12/2025


Güner YİĞİTBAŞI

Hukukçu

5 Aralık 2025 Cuma

TAM BİR REZALET

 


Çözüm süreci için Türkiye Büyük Millet Meclisinde birkaç istisna dışında CHP'nin de dahil olduğu ve üye verdiği bir komisyon oluşturuldu ve bu komisyon çalışmaya başladı birçok toplantı yaptı ve toplumun çeşitli kesimlerinden kişilerin ifadelerine baş vurdu.

Sonunda, çözüm sürecinin bir süjesi olan İmralıda hükümlü ÖCAL'an ile de görüşme yapılıp yapılmayacağı gündeme getirilerek tartışıldı ve komisyon, bazı partilerin muhalefetine rağmen, oy çokluğuyla, komisyon içinden belirlenecek olan üyelerin İmralı adasına gönderilerek ÖCALAN ile konuşulması karar altına alındı.

Komisyona üye verdikleri halde İmralı Adasına gidilmesine karşı koyan partilerin dışındaki;AKP, DEM ve MHP İmralıya gitmeleri ve ÖCALAN ile görüşmeleri için birer üye görevlendirdi,görevlendirilen bu üyeler İmralı Adasına giderek ÖCALAN ile görüştüler ve görüşmeler bir tutanağa bağlandı.

Buraya kadar herşey normal seyrinde cereyan etti.

Ne olduysa bundan sonra bir sorun çıktı ve kamuoyuna yansıyan bilgilere göre, İmralı'ya giden heyet'in ÖCALAN ile yaptığı görüşmelere ilişkin olarak düzenlenen ve komisyon başkanı ve aynı zamanda Meclis Başkanı olan Numan KURTULMUŞ'a teslim edilen ÖCALAN ile görüşmeye dair tutanak metninin tümü;KURTULMUŞ tarafından olduğu gibi ve aynen Meclis Komisyon üyelerinin tümünün bilgilerine açılmadı,tutanak içeriği özet halinde üyelere açıklandı.

Bu durum bize göre tam bir hukuki rezalettir ve komisyona saygısızlık ve güvensizliktir.Görüşme tutanağı aynen kendilerine sunulmayan ve eksik bilgilenen komisyon, çalışmalarının bitiminde eksik bilgilerle nasıl bir rapor düzenleyecek öneriler sunacak?anlayan beri gelsin.

Çözüm Komisyonu; birçok partiden ve onlar tarafından verilen üyelerden oluşan ve heyet halinde çalışan bir topluluk olup,Çözüm Komisyonundan oluşturulan ve adaya giden üç kişilik daraltılmış heyet,yargıda olduğu gibi,mahkeme binası dışında yapılacak,-örneğin hasta olan bir tanığın hastanede dinlenmesi gibi - işlemler için,ağır ceza mahkemeleri gibi kurul halinde çalışan toplu mahkemelerde, mahkeme kurulu içinden görevlendirilen naip hakim misali, kendi adlarına değil, çözüm süreci için oluşturulan ve İmralı Adasına gidilmesine muhalefet ederek adaya gitmeleri için üye vermeyen Çözüm Komisyonunun tümünü temsil eder.

Yukarıda verdiğimiz örnekte olduğu gibi,bir ağır ceza mahkemesinde görev yapan üç kişilik kurul adına, mahkeme binası dışında tanık dinlemekle görevlendirilen naip hakim; nasıl ki,tek başına dinlediği tanığın ifadesini içeren tutanağı gizleyemez ve mahkemenin diğer üyelerininin de okumalarına ve bilgilenmelerine engel olamazsa, bir nevi naip hakim gibi, İmralı Adasına giderek ÖCALAN ile görüşen İmralı heyeti de,ÖCALAN ile yaptıkları görüşmeleri içeren tutanakları, Çözüm Komisyonundan ve tüm üyelerinden gizleyemez.

Aksi halde, Çözüm Komisyonunun bir anlamı kalmaz.Çözüm Komisyonunun başkanı KURTULMUŞ bu konuda kendisine düşen görev ve sorumluluğu derhal yerine getirmelidir.

Şayet, ÖCALAN ile yapılan görüşme tutanakları tüm içeriğiyle Komisyon üyelerinin bilgilerine sunulmazsa, Çözüm Komisyonunun misyonu ortadan kalkmış olacaktır ve buna rağmen CHP'nin komisyondan çekilmemesi halinde ise, CHP büyük bir inandırıcılık ve samimiyet kaybına uğrayacaktır.05/12/2025

Güner YİĞİTBAŞI

Hukukçu