31 Aralık 2025 Çarşamba

SURİYE ÇIKMAZI

 



Suriye bir çıkmaz sokak içinde debeleniyor.


Suriye'yi bu çıkmaz sokağa sokan en büyük ve asli neden; Suriye'nin kuzeydoğusunda konuşlanmış olan bugün SDG olarak anılan PKK'nın Suriye kolu YPG/PYD!nin;ABD tarafından İŞID ile mücadelede bizim yol arkadaşımız ve silahlı gücümüz denilerek desteklenerek silahlandırılması ve bölgede yeni bir Kürt devletinin kurulmasında esas alınacak bir askeri ve siyasal özerk bir statü kazanmış olması ve Büyük Kürdistan'ın kurulabilmesi için gerekli olan kazanılan bu statünün muhafaza edilmek istenmesi,merkezi Şam yönetimiyle entagrasyonun, Kuzeydoğu Suriyede kazanılmış olan bu statünün kaybı sonucunu doğuracak olmasıdır.


Şam yönetimi ile SDG arasında imzalanan sekiz maddelik 10 Mart Mutabakatında;Suriyenin Fedaratif bir yapısının olacağına ve Suriye'nin Kuzeydoğusunda yerleşmiş bulunan SDG oluşumuna da, bu federal yapı içinde özerk ve bağımsız bir federe devlet statü tanınancağına ilişkin açık bir hüküm yoktur.


Mutabakatın 2.maddesine göre;Kürt toplumu,sadece Suriye devletinin asli bir unsuru olarak kabul edilecek ve vatandaşlık haklarıyla anayasal hakları güvence altına alınacaktır.


Mutabakatın 4.maddesine göre ise;Kuzeydoğu Suriyedeki tüm sivil ve askeri kurumlar,Suriye devleti yönetimi çerçevesinde entegre edilecek ,sınır kapıları ,havaalanları ve petrol ile gaz sahaları devlet kontrolü altına alınacaktır.


!0 Mart Mutabakatının bu 2.ve 4.madelerinden anlaşıldığı kadarıyla,tek bir üniter Suriye devleti olacak ve etnik ve dini kökenlerine bakılmaksızın, herkes Suriyeli sayılacaktır.


Nitekim mutabakatın 1. madesinde de;Tüm Suriyelilerin siyasi süreçte temsil edilme ve devlet kurumlarına katılım hakkının;din ve etnik kökenelerinden bağımsız olarak sadece liyakat esasına göre güvenece altına alınacağı yazılıdır.


Mutabakatın yukarıda zikrettiğimiz maddelerinden;Kuzeydoğu Suriyede konuşlanan SDG topluluğuna özerk ve federe bir yapı oluşturma izni verilmediği,Suriyenin;etnik ve dini kökenlerine bakılmaksızın Suriyeli olarak tanımlanan tüm vatandaşlarından oluşan üniter bir Suriye devleti olarak yapılandırılacağı, açıkça anlaşılmaktadır.


10 Mart Mutabakatının uygulanması için öngörülen süre 31Aralık 2025 itibariyle sona erecektir.


SDG'nin; imza koyduğu bu mutabakata uygun davranmadığı gibi, bu mutabakata uymayı da asla düşünmediği anlaşılmakta ve sorun da bundan kaynaklanmaktadır.


Sürece katkı sunan ÖCALAN; yılbaşı nedeniyle yayınladığı son mesajında bu konuda açık bir tavır sergilememiş ve bilakis mesajın satır aralarında yer alan “ SDG ile Şam yönetimi arasında 10 Mart’ta imzalanan mutabakat çerçevesinde dile getirilen temel talep, halkların kendi kendini bir arada yönetebileceği demokratik bir siyasal modeldir.” ibareleri kafa karıştırmışyır.ÖCALAN'ın;”Halkların kendi kendilerini bir arada yönetebileceği bir siyasal model” tanımlamasının altı çizilmelidir.


ÖCALAN;10 Mart Mutabakatında yer almadığı halde,mutabakata göre temel talebin;halkların kendi kendini bir arada yönetebileceği demokratik bir siyasi model olduğunu açıklayarak, 10 Mart Mutabakatını çarpıtmış ve mutabakatın öngörmemesine rağmen,Suriye topraklarında; halkların,yani Kürtleri temsil eden SDG'nin de,diğer halklarla birlikte, kendi kendini yöneteceği özerk ve/veya federe bir siyasal model oluşturabileceğini savunarak,Kuzeydoğu Suriyede konuşlanan SDG'nin Suriye Şam merkezi yönetimiyle entegrasyonuna karşı görüş bildirmiştir.


İçinde bulunduğumuz bugünün koşullarında,Suriye sorununun çözümü, bölgede söz sahibi ve etkin olan ABD,Türkiye ve İsrail'den, ekonomik ve askeri olarak en güçlü olanın iradesiyle çözüme kavuşacaktır.Bu durumda, görüldüğü kadarıyla, sonuç olarak,Suriye sorununun çözümünde, ABD'nin, yani,ERDOĞAN'ın dostu olan ve ERDOĞAN'ı öve öve bitiremeyen ABD Başkanı TRUMP'ın dediği olacaktır.


Yazımızı, ABD eski Dışişleri Bakanı Kissinger'in meşhur sözüyle bitirelim.


ABD eski Dışişleri Bakanı Kissinger,bir zamanlar ne demiş?”ABD'nin düşmanı olmak tehlikelidir.Ancak,dostu olmak ölümcüldür.”31/12/2025


Güner YİĞİTBAŞI

Hukukçu



24 Aralık 2025 Çarşamba

HANGİSİ DOĞRU?

 



Aynı konunun,sadece bir doğrusu vardır.


Aynı konunun iki doğrusu olamaz,mantık kurallarına aykırıdır.


Gündemdeki konu ya doğrudur ya da yanlıştır.


Bir taraf doğru, diğer taraf yanlış diyorsa,taraflardan birisi mutlaka yalan söylüyordur.


Konuyu sanırım anladınız.


Uyuşturucu operasyonunda sanık sıfatıyla ifadesine başvurularak Adli Tıp da alınan kan örneğinde uyuşturucu olup olmadığı araştırılan Fenerbahçe Spor Klübü Başkanı Sadettin SARAN'dan bahsediyoruz, yanılmıyorsunuz.


Sadettin SARAN'ın özel hayatı ve uyuşturucu kullanıp kullanmadığı ve bunları başkalarına temin edip etmediği, kişi olarak beni ilgilendirmez gözüküyorsa da,Sadettin SARAN; ülkemizin her yaştan milyonlarca taraftarı olan ve bu taraftarlarının icabında çocuklarının rısklarını keserek hiç kaçırmadan maçlarına gittiği topluma mal olmuş en güzide takımlarımızdan biri olan Fenerbahçe Spor Klübünün topluma mal olmuş başkanı olarak,milyonlarca taraftara rol model olacağından, özel yaşantısına dikkat etmesi gereken,gerektiğinde özel yaşantası dahi eleştirilebilecek bir kişiliktir.


Bir Fenerbahçe taraftarı,hukukçu ve bu toplumun bir ferdi olarak,Dünya toplumu için büyük bir sağlık ve yaşam sorunu haline gelen uyuşturucunun da, bir iddia olarak, içine karıştığı Sadettin SARAN olayında birşeyler yazmak, sanırım bizim de hakkımızdır.


Sadettin SARAN;hakkındaki iddialar ve ifadeye çağrılması üzerine bulunduğu yurt dışından derhal dönerek savcılığa ifade, Adli Tıpa da incelenmek zere kan örneğini vermiş ve örnek bir davranış sergilemiştir.


Kendisi,hiçbir şekilde ve asla uyuşturucu kullanmadığını büyük bir güven içinde beyan etmiş olmasına rağmen,Adli Tıp'dan gelen raporda, inceleme sonucunun pozitif olduğu açıklanmıştır.Bunun üzerine Sadettin SARAN bu rapora itiraz ederek,raporun doğru olmadığını, asla uyuçturucu kullanmadığını ısrarla yinelemiş ve hatta bugün özel bir kuruluşa giderek yeniden kan örneği vermiş ve uyuşturucu kullanmadığını beyan etmiştir.


Sadettin SARAN'ın; bugün, özel bir kurumda ikinci kez verdiği kan örneğinin pozitif çıkması halinde, tartışma sonlanacak ve Sadettin SARAN'ın savunma içgüdüsüyle yalan beyanda bulunmuş olduğu ve Adli Tıp raporunun doğru ve gerçek olduğu ortaya çıkacaktır.


Özel kurumdan gelecek olan kanda uyuşturucu madde bulunup bulunmadığına yönelik raporun negatif çıkması ve Adli Tıp raporuyla çelişmesi halinde,sorun çözülmeyecek ve ortaya daha da karışık ve Adli Tp ve yargı adına iyice sorgulanması gereken çok ciddi bir durum çıkacaktır.


Zira,Adli Tıp;özel bir kanunla kurulmuş olan ve adli tıbbı ilgilendiren konularda yargı organlarına resmi bilirkişilik yapan ve vereceği görüş ve raporlara itibar edilmesi gereken,raporlarıyla yargının hükümler kurduğu. resmi ve en yüksek bir bilirkişilik kurumudur.


Bu nedenle, çok afedersiniz ama, iki ucu boklu değnek bir durumla yüz yüzeyiz maalesef.


Her iki raporun çelişmesi halinde,bu çelişkinin şöyle veya böyle,ama bir şekilde giderilmesine ve doğru sonuca ulaşlmasına kadar,rapolarına güven duyulması gereken,yasayla raporlarına itibar bahşedilen Adli Tıp Kurumu da, milyonlarca taraftara rol modellik yapması gereken Fenerbahçe Başkanı Sadettin SARAN da, güven ve itibar kaybına uğrayacaktır.24/12/2025


Güner YİĞİTBAŞI

Hukukçu

17 Aralık 2025 Çarşamba

TOPLANTI VE GÖSTERİ YÜRÜYÜŞÜ VE PROTESTO HAKKI

 



Değerli okurlar; bu yazı, ülkemizde hukuken var olduğu halde iş başındaki iktidar tarafından fiilen uygulanmayan anayasamız esas alınarak kaleme alınmış olup,yazımızdan dolayı ülkemizde anayasa ve demokrasi var mı ki?siz hayal mi kuruyorsunuz diye beni eleştirmeyin lütfen.


Şimdi yazımıza geçebiliriz.


İş başındaki AKP iktidarı en başta olmak üzere,aşağı yukarı tüm sağ iktidarlar, demokrasiyi; insanların, beş yılda bir yapılan seçimlerde, seçim sandığına giderek oylarını atmaları ve bu oylarıyla ülkeyi yönetecek iktidarları belirlemelerine ve belirlenen bu iktidarın, yeni seçimlere kadar, seçmene hiç hesap vermeden, ülkeyi,kah yasalara ve anayasaya uyarak, kah uymayarak, istedikleri gibi yönetme hak ve yetkisini elde etmiş olmaya indirgerler.


Bilmezler veya çok iyi bildikleri halde,işlerine gelmediği için bilmez gözükerek, demokrasilerin sandıktan çıkan çoğunlukçu değil, çoğulcu bir sistem olduğunu hiç dikkate almadan,kendi çoğunluklarına göre bildikleri gibi at koştururlar,kendilerini eleştirenlere de, utanmadan ve sıkılmadan sandığı işaret ederler,ben sana hesap vermem, benden ancak seçmen çoğunluğu sandıkta hesap sorabilir,seçimleri bekle lütfen derler.Ülkemizde, seçmen iktidarı belirleyince, o iktidarlar yeni seçimlere kadar adeta bir dokunulmazlık kazanırlar.Bu durum,çoğulcu,azınlığın da söz hakkı bulunan batı tipi gerçek demokrasilere açıkça aykırı olup,demokrasinin çarpıtılması,demokrasinin nimetlerinden istifade ederek demokrasinin yok edilmesi ve yozlaştırılmasıdır.Başka bir anlatımla, Türk tipi demokrasidir bunun adı.


Gerçek demokrasilerde seçimle iş başına gelen iktidarlar;kendilerini,yürürlükteki anayasa ve yasalarla bağlı hissederler,anayasa ve yasalara saygı duyarlar.Seçmen, onlara yürürlükteki anayasa ve yasa hükümlerine göre ülkeyi yönetmeleri, vatandaşların anayasal hak ve özgürlüklerine saygı göstermeleri, bu hak ve özgürlükleri kısıtlamamaları ve engellememeleri koşuluyla ülkeyi yönetme hak ve yetkisini tanımıştır.


Mevcut iktidara oy vermiş olan iktidar yanlısı ve/veya oy vermemiş olan muhalif seçmenin;seçim bitti, benim görevim sonlandı,yeni seçimlere kadar iktidarın anayasa ve yasa dışı karar ve icraatlarına karşı sesimi çıkarmadan,iktidarı eleştirmeden, bireysel olarak veya mensubu olduğum toplumsal gruplar yoluyla toplu olarak, anayasal toplantı ve gösteri yürüyüşü,eleştiri ve protesto hakkımı kullanamam diyemeyeceği gibi,siyasal iktidarlar da,ben sandıktan çıktım, sizler beni eleştiremezsiniz,toplantı ve gösteri yürüyüşü ve protesto hakkınızı kulanamazsınız, ben size kamu güvenliği ve emniyeti gibi uyduruk nedenlerle yasaklar getirir ve bu haklarınızı kullanmanızı,emrindeki orantısız kolluk gücünü,demir barikatları,tomaları ve biner gazlarını kullanarak engellerim,diyemez.


İşte ülkemizin durumu budur.


İş başındaki AKP iktidarı;ben sandıktan çıktım, milli irade bana beş yıllık yetki verdi, yeni seçimlere kadar beş yıl boyunca ülkeyi istediğim gibi yönetirim,eleştiri,yürüyüş, toplantı,gösteri,protesto,anayasa falan tanımam,anayasal haklarınızı kullanmaya kalkarsanız yasak kararı alırım,yollara ve meydanlara çıkmanızı engellemek amacıyla yolları,köprüleri kapatırım,metro,otobüs ve vapur seferlerini durdururum,polis barikatları kurarım,polisi üzerinize salar su ve biber gazı sıkarak sizi engeller ve gücümü gösteririm demektedir.


Siyasal iktidarın asli görevlerinden ilki; ne idüğü belirsiz, hayali ve uydurma cafcaflı sözlerle, kamu düzenini,kamu güvenliğini ve emniyetini yok edeceği bahanesinin arkasına gizlenerek,vatandaşının anayasal hak ve özgürlüklerini yasaklamak değil, kamu gücünü ve yetkilerini kullanarak,vatandaşının bu anayasal hak ve özgürlüklerini kullanırken ortaya çıkacak olası engelleri ortadan kaldırarak bu hakların kullanılmasını sağlamak olmalıdır.


Vatandaşların anayasal toplantı ve gösteri yürüyüşü ve protesto haklarını kullanmalarını yasak getirip engellemek için, iktidarın arkasına sığınmak zorunda kaldığı kamu düzeni,kamu güvenliği ve emniyetini sağlamak, o kadar zor mudur?Ben, anayasal haklarnı kullanmak isteyen vatandaşımın ve kamunun emniyet ve güvenliğini sağlayamıyorum ve o nedenle yasak getiriyorum demek, siyasal iktidarın acizliğinin açık bir itirafıdır.


Aslında, siyasal iktidar; anayasal hakların kullanılmasını yasaklarken, kamunun güvenliğine ve emniyetine önem verdiğini ve bunun zarar göreceğini düşünmemekte olup, anayasayı sürekli ihlal eden,Anayasa Mahkemesinin bağlayıcı kararlarına uymayan,ülkeyi zora sokan kötü yönetiminin eleştirilmesinin,bu yolla iktidarının siyaseten yıpranmasının önüne geçerek kendi kötü yönetiminin selametini,güvenliğini ve emniyetini düşünmektedir.


Anayasal hakların kullanılmasını yasaklarken, kamunun güvenliğini,düzenini, selametini ve emniyetini düşündüğünü ileri süren siyasal iktidar da,aslında görmekte ve bilmektedir ki;yasak kararı alınmasa,toplantı ve gösteri yürüyüşleri,güvenlik güçlerinin güvencesinde bir düzen içinde yapılacak ve kimsenin burnu kanamadan,ortalık karışmadan,polisle vatandaş çatışmadan sonlanacaktır.Yasaklama kararı alındığında ise,iktidarın güya korktuğu başına gelmekte,gösteri haklarını kullanmak isteyen vatandaş ile buna engel olmak isteyen polis karşı karşıya gelerek çatışmakta, ortalık siyasal iktidarın basiretsizliği yüzünden karışmakta gözaltılar ve soruşturmalar devreye girerek ülkede iktidar eliyle kamu düzeni bozulmaktadır.


Siyasal iktidar;aslında çok iyi bildiği bu gerçeği artık görmeli ve kamu güvenliğini,emniyetini ve asayişi bahane ederek anayasal hakların kullanılmasını yasaklamamalı,bilakis bu hakların kullanlmasını güvence altına alan gerekli emniyet tedbirlerini almak suretiyle toplumun huzurunu sağlamalıdır.18/12/2025


Güner YİĞİTBAŞI

Hukukçu

16 Aralık 2025 Salı

ÖZGÜR ÖZEL CHP VE ÜLKEMİZİN ŞANSIDIR

 


Ülkemiz AKP iktidarı döneminde siyaseten büyük bir şanssızlık yaşamış ve sanırım bu şanssızlık 2028 Mayısına kadar sürmeye devam edecektir.


İşte, ülkemizin bu şanssız döneminin sonlarında ortaya çıkan ve CHP'nin başına geçen Özgür ÖZEL; CHP Genel Başkanı olarak partinin başına geçtiği andan bugüne kadar artarak devam eden,devamlı yükselişe geçen siyasal ve insansal performansıyla CHP ve ülkemizin geleceği adına büyük bir şans olduğunu göstermiştir.


Özgür ÖZEL; KILIÇDAROĞLU döneminde meclis grup başkan vekili olarak, meclis ve meclis dışında, partisine yönelik olarak iktidarın sataşmalarına ve gerçek dışı beyanlarına karşı hazırcevap, ateşli,etkileyici, haklı ve yerinde cevaplarıyla, basın toplantılarıyla,benim olduğu gibi,herkesin dikkatini çekmiş ve çok sevilmiştir.Buna rağmen,CHP İstanbul İl Örgütünün ve İMAMOĞLU'nun desteğini arkasına alarak CHP Genel Başkanlığına seçildiğinde, herkes gibi ben de, acaba emanetçi bir genel başkan mı olacak kuşkusunu taşıyordum.


Sonrasında koşullar öyle değişti ve gelişti ki;Özgür ÖZEL,değişen ve gelişen çok zorlu bu yeni koşullarda genel başkanlık yapmak zorunda kaldı.Bu zor koşullar; aslında,ilk başlarda Özgür ÖZEL adına bir talihsizlik olarak görüldüyse de,bu zorlu koşullar ÖZEL adına bir sınav ve şans olmuş ve bu zorlu koşullarda genel başkanlık yaparken, gerçek liderlik özelliklerini ve yeteneklerini ortaya çıkarma ve topluma gösterme imkanını bulmuş ve bu imkanı çok başarılı bir şekilde değerlendirmeyi başarmıştır.


Özgür ÖZEL;siyaseten liderlik başarısını kanıtladığı gibi,yine parti içinde altı ay ara ile peş peşe yaşanan, Manisa Büyük Şehir Belediye Başkanı Ferdi ZEYREK ve Manisa Şehzadeler Belediye Başkanı Gülşah DURBAY'ın genç yaşlarında ve en verimli çağlarında beklenmeyen ölümleri üzerine, hem Manisa Milletvekili ve hem de CHP'nin Genel Başkanı olması nedeniyle, partisinin mensupları ve hemşehrisi olan kaybettiğimiz bu iki değerli belediye başkanlarının ölümlerinden sonra duyduğu büyük üzüntü ve acıyı;tüm benliğinde,vicdanında ve ruhunda yaşayarak hiç çekinmeden tüm samimiyetiyle ve duygusallığıyla,yüreğinde hissettiği büyük acıyı ağlayarak hiç kimseden çekinmeden dürüstlükle sergileyen,cenazelere en az ailesi kadar sahiplenerek,politikacı üzeri insanlığını,vefa duygusunu ortaya koyan tutumuyla, alışık olmadığımız bir politikacı profilini ortaya koymuş ve siyasi başarısını, insanlığı ve etik değerleriyle de taçlandırmış, liderlik konusundaki üzerindeki tüm kuşkuları dağıtmış ve CHP'nin yeni lideri olarak kendisini tescil ettirmiştir.


Özgür ÖZEL;genel başkan seçildiği günden bu yana yaşadığı siyasi zorlu koşular ve manevi acılar,peş peşe mitinglere koşarak yaptığı konuşmalarla bedenen ve ruhen oldukça yıpranmıştır.Seçimlerin zamanında yapılacağı varsayıldığında, seçimlere kadar, önünde zorlu geçeceği muhakkak olan uzan bir zaman vardır ve bu zamanını beden ve ruh sağlığı için ekonomik olarak kullanmak zorundadır.


Bu nedenle,biz diyoruz ki;Özgür ÖZEL, CHP mitinglerine ara vermeden devam etmelidir, ancak bu konuda tek adamlığı bırakarak,CHP'nin lidere dayalı bir kişi ve tek adam partisi olmadığını, ilkeler ve kurumsal bir parti olduğu gerçeğini de ortaya koyması adına, CHP mitinglerinde değerli grup başkan vekillerine de görevler vermeli, mitinglerde onların konuşmalarının önünü açarak kendisini fazla yormamalıdır. 17/12/2025


Güner YİĞİTBAŞI

Hukukçu

8 Aralık 2025 Pazartesi

ÖCALAN İLE YAPILAN GÖRÜŞME TUTANAKLARI NEDEN AÇIKLANMIYOR DERSİNİZ?

 


Meclis Çözüm Komisyonunun üç üyesinin İmralı Adasına giderek ÖCALAN ile doğrudan yaptıkları görüşmelerin yazılı olduğu tutanakların tümünün komisyon üyelerinin bilgilerine sunulmayarak çok kısa bir özetinin açıklanması,haklı olarak bir takım rivayetlere ve bazı spekülasyonlara yol açmıştır.


Bu nedenle,şefaflık çok önemlidir.Şeffaflıktan uzaklaşırsanız bir takım yanlış yorumlara ve spekülatif açıklamalara göz yummak zorundasınız.


Tutanakların tümüyle açıklanmayarak içinden cımbızlanan çok kısa bir özetle geçiştirilmeye çalışılması,görüşme tutanaklarında yer alan ÖCALAN'ın bazı beyanlarının; çözüm süreci için pek iç açıcı olmadığının,ÖCALAN'ın dahi; özellikle, PKK'nın eski Suriye uzantısı olan ve bugünün Amerika ve İsrailin güdüm ve himayesindeki SDG'si (Suriye Demokratik Güçleri) üzerinde,ÖCALAN'ın söz geçirmeye ve sonuç almaya elverişli bir güç ve etkinliğinin olmadığını açığa çıkardığı ve çözüm adına beklendiği şekilde işlerin pek yolunda gitmediğini açıkça işaret ettiğini zannediyoruz.


Evet;ÖCALAN yirmi beş senedir İmralı Adasında tutuklu olup,içinde bulunduğu kısıtlı koşullarda ve aradan geçen uzun zaman zarfında ÖCALAN'ın örgüt üzerindeki hakimiyetinin hala mutlak bir şekilde devam ettiğini düşünmek ve sanmak,çözüm için ÖCALAN'dan adeta bir mucize beklemek, abesle iştigaldir.


Kurucu lideri olması nedeniyle; biraz saygıdan ve biraz da ahde vefadan dolayı,örgütün ülke ve ülke dışında faaliyet gösteren PKK kolu üzerinde,aradan geçen yirmi beş yıl içinde azalarak da olsa hala etkinliği devam eden ÖCALAN'ın, çözüm süreci için PKK'dan istediği, örgütün kendisini feshetmesi, silahlarını bırakması ricası,örgütün yurt içini ve dışını kapsayan PKK kolu için geçerli ve sonuç alıcı ise de,örgütün Suriye kolu olan Amerikanın silahlandırdığı,koruma altına aldığı,gözü gibi baktığı,Türk Silahlı Kuvvetlerinin operasyonlarından koruduğu,Suriyenin Kuzeyinde barınmasını ve temel atmasını sağladığı,Büyük Ortadoğu Projesinde kullanmayı planladığı,emperyal amaçlarının maşası,eski adıyla PYD/YPG, bugünki adıyla SDG (Suriye Demokratik Güçleri) üzerinde bugün için ÖCALAN'ın söz geçirebileceği,emir ve talmat verebileceği bir etkinliği asla bulunmamaktadır.Bunun aksini,ÖCALAN isterse SDG'ye bir talimat verir ve SDG'de kendisini fesheder ve silahlarını bırakır diye düşünenler hala varsa,onlar ya akıllarını kaçırmışlar,ya da Amerika ve İsrail'i tanımıyorlar,Büyük Ortadoğu Projesinden habersizler,idrak ve anlama kabiliyetleri kalmamış demektir.


Evet, sanırım ÖCALAN; ziyaret için yanına gelen ve kendisiyle görüşen üç kişilik komisyon üyelerine, açık yüreklilikle ve dürüst bir şekilde,bu konuda kendi elinden geleni yaptığını,kendisi İmralıdayken gelişen, büyüyen,mutasyona uğrayan ve Amerikanın himayesi ve kontrolü altına giren SDG üzerinde; kendilerini feshetmeleri ve silahlarını bırakmaları ve hatta olduğu gibi Suriye ordusuna katılmaları ve Suriye ile bütünleşmeleri konusunda söz sahibi ve etkinliğinin bulunmadığını açıklamış ve bu yalın gerçekler görüşme tutanağında yer almış olmalı ki;çözüm konusunda halkı oyalama ve kandırma olanaklarının ellerinden kayıp gitmemesi için görüşme tutanaklarının bazı bölümlerinin gizlenmesi yolu seçilmiştir.


Ama nereye kadar?08/12/2025


Güner YİĞİTBAŞI

Hukukçu

5 Aralık 2025 Cuma

TAM BİR REZALET

 


Çözüm süreci için Türkiye Büyük Millet Meclisinde birkaç istisna dışında CHP'nin de dahil olduğu ve üye verdiği bir komisyon oluşturuldu ve bu komisyon çalışmaya başladı birçok toplantı yaptı ve toplumun çeşitli kesimlerinden kişilerin ifadelerine baş vurdu.

Sonunda, çözüm sürecinin bir süjesi olan İmralıda hükümlü ÖCAL'an ile de görüşme yapılıp yapılmayacağı gündeme getirilerek tartışıldı ve komisyon, bazı partilerin muhalefetine rağmen, oy çokluğuyla, komisyon içinden belirlenecek olan üyelerin İmralı adasına gönderilerek ÖCALAN ile konuşulması karar altına alındı.

Komisyona üye verdikleri halde İmralı Adasına gidilmesine karşı koyan partilerin dışındaki;AKP, DEM ve MHP İmralıya gitmeleri ve ÖCALAN ile görüşmeleri için birer üye görevlendirdi,görevlendirilen bu üyeler İmralı Adasına giderek ÖCALAN ile görüştüler ve görüşmeler bir tutanağa bağlandı.

Buraya kadar herşey normal seyrinde cereyan etti.

Ne olduysa bundan sonra bir sorun çıktı ve kamuoyuna yansıyan bilgilere göre, İmralı'ya giden heyet'in ÖCALAN ile yaptığı görüşmelere ilişkin olarak düzenlenen ve komisyon başkanı ve aynı zamanda Meclis Başkanı olan Numan KURTULMUŞ'a teslim edilen ÖCALAN ile görüşmeye dair tutanak metninin tümü;KURTULMUŞ tarafından olduğu gibi ve aynen Meclis Komisyon üyelerinin tümünün bilgilerine açılmadı,tutanak içeriği özet halinde üyelere açıklandı.

Bu durum bize göre tam bir hukuki rezalettir ve komisyona saygısızlık ve güvensizliktir.Görüşme tutanağı aynen kendilerine sunulmayan ve eksik bilgilenen komisyon, çalışmalarının bitiminde eksik bilgilerle nasıl bir rapor düzenleyecek öneriler sunacak?anlayan beri gelsin.

Çözüm Komisyonu; birçok partiden ve onlar tarafından verilen üyelerden oluşan ve heyet halinde çalışan bir topluluk olup,Çözüm Komisyonundan oluşturulan ve adaya giden üç kişilik daraltılmış heyet,yargıda olduğu gibi,mahkeme binası dışında yapılacak,-örneğin hasta olan bir tanığın hastanede dinlenmesi gibi - işlemler için,ağır ceza mahkemeleri gibi kurul halinde çalışan toplu mahkemelerde, mahkeme kurulu içinden görevlendirilen naip hakim misali, kendi adlarına değil, çözüm süreci için oluşturulan ve İmralı Adasına gidilmesine muhalefet ederek adaya gitmeleri için üye vermeyen Çözüm Komisyonunun tümünü temsil eder.

Yukarıda verdiğimiz örnekte olduğu gibi,bir ağır ceza mahkemesinde görev yapan üç kişilik kurul adına, mahkeme binası dışında tanık dinlemekle görevlendirilen naip hakim; nasıl ki,tek başına dinlediği tanığın ifadesini içeren tutanağı gizleyemez ve mahkemenin diğer üyelerininin de okumalarına ve bilgilenmelerine engel olamazsa, bir nevi naip hakim gibi, İmralı Adasına giderek ÖCALAN ile görüşen İmralı heyeti de,ÖCALAN ile yaptıkları görüşmeleri içeren tutanakları, Çözüm Komisyonundan ve tüm üyelerinden gizleyemez.

Aksi halde, Çözüm Komisyonunun bir anlamı kalmaz.Çözüm Komisyonunun başkanı KURTULMUŞ bu konuda kendisine düşen görev ve sorumluluğu derhal yerine getirmelidir.

Şayet, ÖCALAN ile yapılan görüşme tutanakları tüm içeriğiyle Komisyon üyelerinin bilgilerine sunulmazsa, Çözüm Komisyonunun misyonu ortadan kalkmış olacaktır ve buna rağmen CHP'nin komisyondan çekilmemesi halinde ise, CHP büyük bir inandırıcılık ve samimiyet kaybına uğrayacaktır.05/12/2025

Güner YİĞİTBAŞI

Hukukçu



27 Kasım 2025 Perşembe

FATİH ALTAYLI KARARI

 



Gazeteci Fatih ALTAYLI'ın mahkumiyetine neden olan sarf ettiği sözlerinin Cumhurbaşkanını tehdit suçunu oluşturup oluşturmayacağını tartışacak değiliz.


Suç sabit veya değil,kanun yollarından sonra bu kesinlik kazanacak.


Bu yazımızda hükümle birlikte tutukluluk halinin devamına karar verilmesinin hukuken yerinde olup olmadığını değerlendirmeye çalışacağız.


Bilindiği gibi, tutuklama, maddi hakikate ulaşarak adil bir karar verebilmek amacıyla başvurulan yasal bir koruma tedbiridir.


Bu nedenle,Ceza Muhakemesi Kanununun dördüncü kısım ikinci bölümünde yasal koşulları düzenlenen tutuklama'nın kanunda yer aldığı kısmın başlığında da koruma tedbirleri ifadesi yer almaktadır.


Fatih ALTAYLI;hakkında açılan soruşturma evresinde henüz şüpheli iken Cumhurbaşkanını tehdit suçundan tutuklanmış ve hakkında açılan davanın kabulüyle sanık sıfatını alarak yargılandığı kovuşturma evresinde de tutukluluk koruma tedbirine devam edilmiş,bu süre zarfında deliller toplanmış, tutuklu olarak el altında tutularak maddi hakikate ulaşmak amacıyla yapılması gereken tüm yargılama işlemleri tamamlanmış ve mahkemece bir sonuca ulaşılmış,karar açıklanmış ve bu karar mahkumiyet şeklinde tecelli etmiş olup,böylece Fatih ALTAYLI hakkında hazırlık aşamasında verilen tutuklama koruma tedbiri kararı,amacına ulaşmıştır.


Evrensel bir hukuk kuralı olan masumluk karinesi,Fatih ALTAYLI için de geçerli olup,hakkında mahkumiyet kararı verilen ve hakkındaki bu karar henüz kesinleşmeyen Fatih ALTAYLI, halen masum ve suçsuz olup,suçluluğu hakkında verilen mahkumiyet kararının yasal denetim yollarından geçmesinden sonra suçlu olup olmadığı kesinleşecek ve hakkındaki mahkumiyet kararı aynen kesinleşirse infazı kabil bir mahkeme kararı ortaya çıkacaktır.


Tutuklama,adil bir yargılama yaparak doğru bir şekilde maddi hakikate ulaşma amacına matuf bir emniyet ve koruma tedbiri olup,ileride kesinleşmesi olası muhtemel bir ceza mahkumiyet kararının peşinen infazı ve bu yolla infazın garanti altına alınması kurumu değildir.


Fatih ALTAYLI'yı yargılayarak mahkum eden mahkeme;bu kararın kesin bir karar olmadığını,yasal denetim yollarından geçerken lehe bozulabileceğini,kararın beraatle sonuçlanabileceğini,kaldı ki;ileride karar kesinleşse dahi, infaz iyileştirmeleri ve tutuklu kalınan sürelerin mahsubu da dikkate alındığında,verdiği ceza süresine nazarn,Fatih ALTAYLI'nın telafisi imkansız bir mağduriyete uğrayacağını düşünmemiş ve hükümle birlikte tahliye kararı vermemiştir.


Karar;tutuklama kurumunun amacına,tutuklamanın henüz kesinleşmemiş ileride kesinleşmesi olası bir cezanın peşinen avans yoluyla infazı kurumu olmadığı ve tutuklamanın istisna olduğu ilkesine,masumiyet karinesine,bir kararın infaz edilebilmesi için kesinleşmesinin gerekliliği ilkesine,yerel mahkeme kararlarının kesin olmayıp yasal denetime tabi olduğu ilkelerine açıkça aykırıdır.27/11/2025


Güner YİĞİTBAŞI

Hukukçu


20 Kasım 2025 Perşembe

CHP ERDOĞAN'I 23 SENEDİR DAHA TANIYAMAMIŞ

 


AKP Genel Başkanı ERDOĞAN'ın;Çözüm Komisyonunun İmralı'ya gitmesi konusundaki görüşünü açıkça beyan etmemesi,CHP'yi kızdırmışa benziyor.


CHP bu konudaki tepkisini,ERDOĞAN neden rengini belli etmiyor?diye sorarak ortaya koyuyor.


CHP'liler; gerçekten, 23 senedir birlikte aynı mecliste politika yapmalarına rağmen, hala ERDOĞAN'ı tanıyamamış olmalılar.


Bize göre,siyasi rakibini yenebilmenin ilk koşulu;siyasi rakibini ve onun siyaset tarzını çok iyi bilmek ve tanımaktır.


ERDOĞAN daha ne desin?Son grup toplantsında yaptığı konuşmasında,Cuma günü (yarın) yapılacak oylamayla, komisyon bu konudaki kararını alacak ve komuoyuna açıklayacak demedi mi?Dedi tabi.


ERDOĞAN,daha ne desin?


CHP olarak sizler,komisyonda görev alan AKP'li üyelerin ERDOĞAN'ın talimatıyla oy kullanacaklarını,ERDOĞAN'ın talimatının bir milim dahi dışına çıkamayacaklarını nasıl bilemiyorsunuz?


Demek ki;AKP'li komisyon üyeleri, kullanacakları oyların rengiyle,ERDOĞAN'ın bu konudaki görüşünü açıklamış olacaklardır.Hele biraz bekleyin.


Kaldı ki;CHP olarak, göbeğiniz ERDOĞAN'ın göbeğine mi bağlı sizlerin,o mu size yön verecek?Yan çizer gözükse de,rengini açıkça belli etmese de,ERDOĞAN'ın bu konudaki rengi ve düşüncesi,doğal olarak belli.


CHP;sanırım mahalle baskısının altında ezilmiş ve bu konuda ne yapacağını bilemez durumda.


CHP;baştan hata yapıp komisyona dahil olmasaydı,bugün, İmralı'ya gidilip gidilmemesi konusunda komisyonda yapılacak oylamaya katılıp katılmayacağına karar vermek durumunda kalmayabilirdi,ancak daha en başta iddialı sözlerle komisyona katılıp üye vermekle, en büyük hatayı baştan yapmış ve şimdi partinin muhtemel oy kayıplarını düşünerek bocalamaktadır.


Kardeşim sen CHP olarak,CHP'nin yer aldığı değil,asıl yer almadığı komisyonlar daha tehlikelidir diyerek komisyona katılmaya ve üye vermeye karar verdiğine göre,bu kararın muhtemel rizikolarını da baştan düşünmek zorundaydın.


Komisyona madem katıldın,komisyonun İmralı'ya gidip gitmemesine ilişkin olarak alınacak karar oylamasına da CHP olarak katılmak zorundasın.


Oylamaya katılırsın,ancak, İmralı'yı muhatap alarak İmralı'nın ayağına gitmek siyaseten ve vicdanen işine gelmiyorsa, gidilmemesi konusunda olumsuz oyunu kullanırsın.


Komisyonun karar alma kurallarına göre; gidilmemesi yönünde karar çıkarsa mesele kalmaz.Ancak,karar olumlu çıkar ve İmralı'ya gidilmesi konusunda oy çokluğuyla karar çıkarsa da,en başından komisyona katıldığına göre, komisyonun kararına saygı göstererek İmralı'ya da gidersin ve orada olacaklara,yapılacak görüşmelere tanıklık yaparsın,gerekirse bazı müdahalelerde,çekincelerde bulunusun.Yani, komisyonda olmamız değil, olmamamız daha sakıncalıdır demiştiniz ya,işte İmralıdaki görüşmelerde de hazır bulunarak olası sakıncalara panzehir olursun.


Bu yazıyı okuyacak peşin hükümlü ve fanatik CHP'lilere peşinen söyleyeyim,ben de bir CHP seçmeniyim,komisyondaki oylamaya katılaarak olumsuz oy kullanmalarına rağmen İmralı'ya gidilmesine yönelik olarak oy çokluğuyla alınacak karara engel olamazlar ve hatta İmralı'ya gidecek olsalar da,oy'um yine helalinden CHP'nindir.


CHP baştan aldığı yanlış kararla komisyona dahil olduğuna göre,oy kaygısına düşmemeli,komisyondaki oylamaya katılmalı,oylamadan İmralı'ya gidilmesi kararı çıkarsa gitmeli ve o görüşmelere tanıklık etmelidir.İlkeli ve cesur siyaset bunu gerektirmektedir.20/11/2025


Güner YİĞİTBAŞI

Hukukçu



14 Kasım 2025 Cuma

HUKUKUMUZDA GİZLİ TANIK DİYE BİR TANIK TİPİ YOKTUR

 



Son senelerde gizli tanık kavramının ülkemiz kamuoyunda çok tartışılması ve bu kavramın adil yargılanma hakkıyla doğrudan ilgisinin bulunması,Anayasa Mahkemesinin kararlarını dahi tartışılır kılması,yazımı tamamlanan ve mahkemeye sunulan İMAMOĞLU İBB İDDİANAMESİ'nin kanıt olarak bel kemiğini gizli tanık beyanlarının oluşturması nedeniyle;ceza yargılamasında tanık delilinin ne anlama geldiğini ve delil olarak taşıdığı önemi ve niteliğini yazma gereğini duymuş bulunuyoruz.


Tanık delili;eskiden olduğu gibi,günümüzün çağdaş ceza ve ceza usul hukukunun,ceza yargılamasının,bugün için de vazgeçilemez ve önemini muhafaza eden bir delil türüdür.


Peki tanığın tanımı nedir?


Kimlere tanık deriz ve tanık sıfatıyla ifadelerine başvururuz?


Tanık;gördüğünü ve bildiğini anlatan.bilgi veren kişidir,kelime anlamı itibariyle.


Ceza Muhakemesi Kanununda yer alan tanığa yaptırılacak yemin metnini düzenleyen 55. maddede de,”"Bildiğimi dosdoğru söyleyeceğime namusum ve vicdanım üzerine yemin ederim." yazılıdır.


Bu yemin metninden de anlaşılacağı üzere;tanık, ceza yarglamasına konu suç teşkil eden somut eylemle ilgili olarak bilgi sahibi olan kişidir.


Suçtan mağdur olan, kendisine yönelik olarak suç teşkil eden bir eylemde bulunulan kişi de,mağdur tanık sayılır.


Burada dikkat edilmesi gereken husus;bu bilgi, doğrudan görgüye ve görgüyle birlikte, eş zamanlı doğrudan duyuma dayalı ve kesin olmalıdır.


Dedikodulara,eylemden sonra başkalarının söylemlerine dayalı olarak dolaylı duyulanlardan elde edilen bilgiler,tanığa sorulmamalı,sanılar,tahminler, kanaat ve yorumlar,tanık beyanı olarak, delil kabul edilmemelidir.


En önemlisi de,ceza yargılamasında gizli tanıklık kurumu ve gizli tanık yoktur.


Ceza yargılamasında;ancak, bir örgütün faaliyeti çerçevesinde işlenen suçlarla sınırlı olmak üzere,tanık olarak dinlenecek kişilerin kimliklerinin ortaya çıkması,kendileri veya yakınları açısından ağır bir tehlike oluşturacaksa; dinlenen tanıkların kimliklerinin saklı tutulması için,adalete zarar vermeyecek gerekli önlemlerin alınması ve tanıkların korunması kurumu vardır.


Nitekim CMK nın 58.maddesinin 2.fıkrasında;yer alan;“Tanık olarak dinlenecek kişilerin kimliklerinin ortaya çıkması kendileri veya yakınları açısından ağır bir tehlike oluşturacaksa; kimliklerinin saklı tutulması için gerekli önlemler alınır. “ hükmü ile

4.fıkrasında yer alan;”Tanıklık görevinin yapılmasından sonra, kişinin kimliğinin saklı tutulması veya güvenliğinin sağlanması hususunda alınacak önlemler, ilgili kanunda düzenlenir. “ hükmü bizim bu görüşümüzü doğrulamaktadır.


Demek ki;ceza yargılamasında sadece tanık vardır.Bir de örgütlü suçlarda örgütün faaliyetleri çerçevesinde işlenen suçlara münhasır olmak üzere tanıkların koruma altına alınması vardır.


Ceza Yargılamasında,gizili tanık adı altında,binbir vaatlerle,kendisine menfaatler sağlanarak,sunni olarak yaratılan,kumpas davalarda kullanılan,ceza adaletini saptıran,düzmece ve sunni yalancı tanıklık kurumu yoktur.Tanıklık yapanların korunması söz konusudur.


CMK nın 58.maddesinin 4.fıkrasına istinaden tanıklık yapanların korunması için alınacak tedbileri düzenleyen 5726 sayılı Tanık Koruma Kanunu,konuyu saptırmış amacını aşan hükümlerle, tanıklık kurumunu güvenilmez kılmış ve adeta gizli tanık yaratmıştır.


Eylemden çok sonra gizli tanık olarak ortaya çıkan ve tanıklık yapacağını söyleyen veya adaleti saptırmak için tanık yaratma çabasına düşen resmi görevlilerin vaad ve garantileriyle elde edilen, duruşmaya dahi gelmeden,çapraz sorguya tabi tutularak, reaksiyonlarından ve davranışlarından verdikleri beyanlarının güvenilir olup olmadığı konusunda bir kanaat edinme imkânından yoksun kalınan kişiler, ceza yargılamasında meşru tanık olarak kabul edilemezler ve bunların güvenden yoksun beyanlarına dayalı olarak mahkumiyet kararı kurulamaz,bunların beyanları tanık delili olarak asla kabul edilemez ve edilmemelidir de.


Bırakınız gizli tanık diye ortaya sürülen çoğu zorlama ve düzmece yalancı tanıkları;açıkça beyanda bulunan normal tanıkların beyanları dahi;ceza yargılamasında kesin delil olarak kabul edilemez,çiğ süt emmiş,yaptığı yemine rağmen, şu veya bu sebeple yalan söylemeye meyilli insan unsuruna dayalı tanık beyanları,parmak izi,DNA verileri,balistik inceleme raporları,kan örnekleri gibi kesin delil niteliğindeki delillerden farklı olarak, sadece takdiri delil vasfında olup,yargıç; diğer delillerle birlikte, tanık beyanlarını da vicdani kanaatine göre değerlendirerek bir hükme varmalıdır.


Sonuç olarak söylemek gerekirse,bizim ceza yargılama hukukukumuzda;İBB soruşturmasında ve benzeri davalarda uygulandığı şekilde,bir gizli tanıklık yoktur.Var olan şey;örgütlü suçlarla sınırlı olarak, adalete ve maddi hakikate ulaşmaya zarar vermeden,savunma ve adil yargılanma hakkını ihlal etmeden, ölçülü ve sınırlı tedbirlerle,tanıklık yapanların,sadece korunma altına alınmasıdır.


Ülkemizin adalet geçmişinin çöplüğü;hukukumuzda yasal dayanağı olmayan gizli tanıkların gerçek dışı beyanlarıyla yazılan iddianamelerle oluşturulan ve kurulan kumpas davalarının ve mahkumiyet hükümlerinin buruşturularak çöp sepetlerine atıldığı dosyalarla dolup taşmıştır.


Nedir bu gayretiniz?


Şu veya bu sebeple, bilerek ve isteyerek yargılanamayan, korunup kollanan suçluların diz boyu olduğu,adeta suçlular cenneti haline getirilen ülkemizde;sunni olarak yaratılan gizli tanıklarla,adil olmayan soruşturma,yargılama ve hukuk dışı delillerle masumlara ceza verme gayreti içine girilmesi, kamuoyu vicdanını ağır bir şekilde yaralamaktadır. 15/11/2025


Güner YİĞİTBAŞI

Hukukçu

12 Kasım 2025 Çarşamba

İBB İDDİANAMESİ

 



Bu iddianameyi değerlendirmeye nereden başlamam gerektiğini çok düşündüm ancak bir karar veremedim.Zira,iddianame;içerdiği iddialar ve olaylar itibariyle inandırıcılıktan uzak olup, kesin ve inandırıcı somut kanıtlara dayanmamaktadır.


2019 senesinde yapılan ve İstanbul belediyesinin iktidar tarafından kaybedilmesiyle sonuçlanan yerel seçimlerden sonra yazılması tasarlanıp planlanan,


2023 Cumhurbaşkanlığı seçiminin KILIÇDAROĞLU tarafından kaybedilmesi üzerine, İMAMOĞLU öncülüğünde başlatılan CHP deki değişim sürecinde yapılan CHP kurultayında KILIÇDAROĞLU'nun CHP Genel Başkanlığını kaybederek, yerine, değişim hareketinin başını çeken Ekrem İMAMOĞLU tarafından desteklenen Özgür ÖZEL'in CHP Genel Başkanı seçilmesi ve yeni genel başkan Özgür ÖZEL'in liderliğinde girilen 2024 yerel seçimlerinin CHP tarafından birinci parti olarak sonuçlanması ve İstanbul'un yine iktidar tarafından kaybedilerek İMAMOĞLU'nun ikinci kez yeniden İBB Başkanu seçilmesi ve sonrasında partili ve partisiz milyonların oylarıyla katıldıkları ön seçim sonucunda, İMAMOĞLU'nun CHP'nin Cumhurbaşkanı adayı olarak belirlenmesiyle artık yazılması kararlaştırılan,


iddianamenin dayanağı olan soruşturmayı başlatan ve yapan ve iddianameyi yazan sayın savcının herkesçe bilinen yargı geçmişi, kısa bir dönem yaptığı politik bir makam olan Adalet Balanlığı yardımcılığı ve sonrasında yeniden atandağı İstanbul C.Başsavcılığı makamının kelimenin tam anlamıyla siyasallaşmış bulunması,AKP Genel Başkanı ile İlgili savcının politik yakınlıkları,AKP Genel Başkanının;çok doğru teşhiste bulunarak, İstanbul'u kaybeden Türkiye'yi kaybeder,mealindeki beyanları,CHP ve Genel Başkanına yönelik olarak,ileride olacakların öncü sinyalleri olarak; durun hele,bunlar daha bir şey değil, turp'un büyüğü daha heybede,gün gelecek insanların yüzlerine bakamayacaksınız tarzındaki söylemleri,CHP ve İMAMOĞLU'na yönelik olarak yaptığı ve iddianamede de yer verilen, “ahtapotun kolları” benzetmeleri,iddianamenin, ağırlıklı bir şekilde, hukuken hiçbir değeri olmayan gizli ve etkin pişmanlıktan faydalanarak paçayı kurtarmak isteyen tanık beyanlarına dayandırılıyor olması,şu şununla telefonla sık sık görüşmüştür işte size HTS kayıtları,peki görüşmelerin suç oluşturan içeriği nerede,neler konuşmuşlardır? sorusunun havada kaldığı uydurma delil yaratma gayretleri,yapılan anket sonuçlarına göre AKP'nin seçmen nezdindeki desteğinin her geçen gün azaldığının,AKP'nin yapılacak ilk seçimi kaybederek iktidarını yitireceğinin anlaşılması gibi parametreler sonucu yazılması kesinleşen ve kaçınılmaz olan BU İDDİANAME;yazılış amacı ve içeriği gerçek dışı iddialar itibariyle, siyaset kokan değil,tamaman siyasi bir belge ve AKP'ye uzatılan adeta bir cankurtaran simididir.


Ceza yargılamasında tanık anlatımları;sıkça kullanılan,çok önemli ve değerli bir delil olmakla birlikte, çiğ süt emmiş insan faktörüne dayalı bir delil olması nedeniyle, kesin bir delil değildir,hele ne idüğü belirsiz FETÖ yargısıyla uygulamaya konulan gizli tanık anlatımları, kesinlikle güvenilemez ve inandırıcı olmayan hükme esas alınamayacak sözde delillerdir.


İddianameye bakıyoruz,sayfa sayısı çok fazla.Oysa,bir iddianameye değer kazandıran, sayfalarının fazlalığı olmayıp,içinde yer alan ve vuku bulduğu söylenen olay ve eylemlere dayalı iddiaların,hayatın olağan akışına,olayları canlı olarak izleyen kamuoyunun vicdanına uygun, vicdaları kanatmayan, kesin ve inandırıcı delillere dayalı olmasıdır.


Bize göre,iddianamelerin sayfa sayısı çoğaldıkça hukuki değeri artmaz, bilakis azalır.İnsanların obezleşerek, şişmanlayıp genişleyerek ve kalınlaşarak sağlığını kaybetmesi gibi.İddianamelerin ciddiye alınabilmesi için, içeriğindeki eylemlerin ve istenen cezaların inandırıcı olması gerekir.



İMAMOĞLU; 2019 seçimleri öncesinde tanınmayan İstanbul'un küçük bir ilçesinde CHP İlçe Başkanlığı ve sonrasında aynı ilçenin belediye başkanlığını yapan bir kişi olup,kendisi; şu anda iktidar tarafından el üstünde tutulan CHP'nin önceki genel Başkanı KILIÇDAROĞLU'nun adamı ve adayı olarak İstanbul Büyükşehire aday olmuş,aday olduğunda tanınmayan ve kazanacağına şüpheli gözlerle bakılan bir kişidir.Ancak,kendi özel kabiliyeti ve gayretiyle kısa sürede İstanbul halkının beğenisini kazanarak ve AKP'nin kötü yönetiminden bıkılmış olmasının katkısıyla 2019 seçimlerini sürpriz bir şekilde azanmış ve sonrasında tüm İstanbul halkının ve hatta Türk Mlletinin gözleri önünde dürüst ve şeffaf bir şekilde İstanbul BB Başkanlığını icra etmiş,hizmetleri ve şeffaflığıyla halkın gönlünde güzel bir yer edindiği ve beğenildiği için, parti farkı gözetmeksizin sandıkta oylarını birleştiren seçmen çoğunluğu tarafından 2024 seçimlerinde de İBB Başkanlığını ve sonrasında CHP'nin Cumhurbaşkanlığı adaylığını kazanmıştır.


İddianame; işte, Cumhurbaşkanlığına doğru yol almakta olan bu başarı öyküsünün engellemesine yönelik, AKP ve İstanbul Yargısının ortak yapımı olarak sahnelenmiştir.


O kadar ki;AKP Genel Başkanından adeta rol çalan ve hukuki olmaktan çok iktidar adayı CHP'ye,Cumhurbaşkanı adayı İMAMOĞLU'na yönelik gerçek dışı iddialar ve siyasi üslup içeren inandırıcılıktan ve somut delillerden yoksun bir iddianame olmuş,içerdiği iddialar ve istenen 25 asır tutan ceza istemi nedeniyle inandırıcı olmaması,mahkemeden çıkacak olan sonuç karar açısından İMAMOĞLU'nun büyük şansı olmuştur. 12/11/2025


Güner YİĞİTBAŞI

Hukukçu









3 Kasım 2025 Pazartesi

SADECE İSTANBUL DEĞİL ÜLKE FETRET DEVRİ YAŞIYOR

 


AKP Genel Başkanı ve partili ve taraflı Cumhurbaşkanı;2019 yılından bu yana İstabul Belediye seçimlerini kaybetmiş olmayı bir türlü içine sindiremedi,İstanbul'u kaybedenin Türkiyeyi de kaybedeceğini düşünerek, halkın oylarıyla alamadığı İstanbul'u CHP'nin elinden almak için her türlü hukuk dışı gayretin içine girmiş olup,en başta İBB Başkanı ve CHP Cumhurbaşkanı adayı İMAMOĞLU olmak üzere birçok ilçenin belediye başkanlarını hedef alarak hukuksuz bir şekilde hapse attırmıştır.


AKP Genel Başkanının İstanbul belediyesine yönelik bu hukuk dışı tutumundan dolayı, İstanbul yerel yönetiminde bir belirsizlik, kaos ve kargaşa başlamıştır.


İstanbulun yerel yönetimine yönelik olarak,AKP Genel Başkanı tarafından uygulamaya konulan ve başlatılan belediye başkanlıklarını ele geçirme, belediye başkanlıklarına yandaş kayyumlar ve AKP'li başkan vekilleri atama çabaları nedeniyle yaşanan belirsizlik, kaos ve kargaşayı Osmanlı döneminin bir kısmına damgasını vuran ve Fetret Devri olarak tarihe geçen Fetret Devrine benzetmek, çok yerinde bir benzetmedir.


Google'ye girip Fetret Devri yazarak” tıklayınca;”Osmanlı tarihinde 1402'deki Ankara Savaşı'ndan sonra başlayıp 1413'te Çelebi Mehmed'in (ö. 1421) duruma hâkim oluşuna kadar geçen, Yıldırım Bayezid'in (ö. 1403) oğulları arasında vuku bulan taht mücadelesi sırasındaki belirsizlik ve karışıklık devrine verilen ad.”


Tanımı çıkmaktadır.Yani, aynen bugün yaşamakta olduğumuz da;seçim mağlubiyetini kabul edemeyen, İstanbul seçmeninin iradesine saygı duymayan, ancak kendisi bugüne kadar seçimlerle ve halkın iradesiyle Cumhurbaşkanlığı makamna kadar gelen AKP Genel Başkanının İstanbul yerel yönetimlerini halkın iradesine ve hukuka aykırı olarak seçim dışı yollarla ele geçirme mücadelesinden kaynaklanan belirsizlik ve karışıklık olarak Osmanlının yaşadığı Fetret Devrine, çok uymaktadır.


AKP Genel Başkanının; İstanbul yerel yönetimlerinde bugün yaşanmakta olan belirsizlik ve kargaşaya koyduğu Fetret Devri tanımlaması çok doğrudur ve yerine cuk oturmaktadır.Bu doğru tanımlaması nedeniyle kendisini kutluyoruz.


Ancak,AKP Genel Başkanının ;çok doğru ve yerinde tanımladığı İstanbulda yaşanan Fetret Devrini yaratan ve İstanbullulara yaşatanların;demokratik seçimlerle ve halkın iradesiyle iş başına gelen CHP'li İMAMOĞLU ve diğer ilçe belediye başkanları olduğuna yönelik değerlendirmesi,asla doğru değildir.


Bugün İstanbul yerel yönetimlerinde Fetret Devri benzeri bir taht ve koltuk mücadelesi ve bundan kaynaklı bir belirsizlik ve kargaşa varsa; bunun yaratıcısı,demokratik seçimlerin sonuçlarını,halkın radesini kabullenmeyen AKP Genel Başkanının kendisidir.


AKP Genel Başkanı;İstanbula ve İstanbullulara Fetret Devri yaşatanlarla mücadele edecekse,mücadele edeceği bu kişi, İMAMOĞLU değil, bizzat kendisidir.Bir kez daha oturup düşünmelidir.


Kaldı ki;şayet varsa bir Fetret Devri,ülkenin makro koşullarına baktığımızda,Fetret Devri sadece İstanbul ile sınrlı olmayıp tüm ülkemizde yaşanmaktadır,maalesef.03/11/2025


Güne YİĞİTBAŞI

Hukukçu


9 Ekim 2025 Perşembe

ERDOĞAN'IN KUCAKLAYICI SİYASETİ (Mİ)?

 


AKP'nin; adeta basın sözcülüğünü yapan gazeteci Abdulkadir SELVİ, köşesinde yazmış ve demiş ki;

Erdoğan,yeni dönemde CHP’yi yalnızlaştırmak için mücadele edecek. CHP’yi vurdukça vuracak.Özgür Özel’i hedef aldıkça alacak.Özgür Özel’e “Kukla genel başkan” dedi. CHP ile diğer muhalefet partilerinin arasını açmaya özen gösterecek. CHP’yi muhalefette tek başına bırakmak için çalışacak.

Bakalım Erdoğan’ın kucaklayıcı siyaseti mi yoksa Özgür Özel’in sertlik siyaseti mi galip gelecek.”


Gazeteci SELVİ'nin ERDOĞAN'ın kucaklayıcı siyasetinden bahsetmesi,ironi gibi, gerçekten çok komik bir yakıştırma.ERDOĞAN; bugüne kadar, asla kucaklayıcı bir siyaset yapmadığı gibi,bundan sonra da yapması asla mümkün değildir.


AKP Genel Başkanı ERDOĞAN;bölen,ayrıştıran,düşmanlaştıran,gerginlikten hoşlanan ve beslenen bir politikacı olarak ün salmış ve bu siyasetin patentini ve markasını adına tescil ettirmişir.


ERDOĞAN;genel başkanı olduğu AKP dışındaki muhalefet partilerininin hiçbirini, kendiliğinden ve siyasi bir karşılık beklemeden, asla kucaklamaz.Çok kullanılan bir deyim olan ve birinin amaçlarına alet olmak anlamına gelen, kucağa oturtur sadece.Kucaklaşmayı, kucağını açmasını,kucağa oturmasını,yani kendi amaçlarına alet olmasını, karşısında duran diğer muhalefet partilerinden bekler ve ister.


Bir zamanlar araları açık olan MHP lideri BAHÇELİ'nin nereden nereye geldiğini herkes biliyor.BAHÇELİ;”tekeden süt sağılmadığı gibi,ERDOĞAN'dan da Cumhurbaşkanı olmaz” gibi ve en hafifi bu olan birçok ağır sözlerinden sonra,hidayete ererek ERDOĞAN'a yaklaşmış ve ona kucağını ve partisini açmış,kendisine tam destek vererek Cumhur İttifakı adı altında iktidar ortağı ve bugünkü acayip sistemin oluşmasında ve ERDOĞAN'ın tek adam yetkileriyle donatıldığı Cumhurbaşkanı koltuğunda oturmasının mimarı olmuştur.Yani,MHP ve BAHÇELİ'ye kucağını açan kişi ERDOĞAN olmamış,ERDOĞAN'a kucağını açan ve kucağa oturan BAHÇELİ olmuştur.Kucağa oturmak,yukarıda da belirttik,sık kullanılan bir deyim olup, bir hakaret değildir ve yazıda hakaret amaç ve kastıyla kullanılmamıştır,bir durum tespiti yapılmış olup,bu deyim birinin açmaçlarına alet olmak anlamna gelmektedir.


Sonuç olarak,ERDOĞAN;kucaklamayı değil,kucaklanmayı kendisine koşulsuz biat edilmesinden,kucağa oturtmaktan hoşlanan bir politikacıdır.


Özgür ÖZEL de;CHP Genel Başkanı seçilir seçilmez,ilk hatasını yaparak, yumuşama ve normalleşme adı altında ERDOĞAN'a elini uzatmış,kucağını açmış, ancak,kucağa oturmadığı için araları bozulmuş,çok doğru bir kararla erkenden geri çekilmiş ve kanlı bıçaklı olarak bugünlere gelinmiştir.


ERDOĞAN;Meclisin açlış konuşması için meclise geldiğinde,meclise katılmayarak kendisine boykot eyleminde bulunan CHP dışındaki diğer muhalefet partilerine samimiyet göstererek onların kendisiyle kucaklaşmalarına kapı aralamış,kendisini çok ağır eleştiren, hatta partisinden koparak kurulan partilerin de içlerinde bulunduğu muhalefetin çoğu partisi,ERDOĞAN'ın etrafında saf tutarak ERDOĞAN'a kucaklarını açmışlar ve çok mutlu pozlar vererek fotoğraf karesine girmişlerdir.


İşte gazeteci SELVİ'nin yazdığı;“Erdoğan,yeni dönemde CHP’yi yalnızlaştırmak için mücadele edecek. CHP’yi vurdukça vuracak.Özgür Özel’i hedef aldıkça alacak.Özgür Özel’e “Kukla genel başkan” dedi. CHP ile diğer muhalefet partilerinin arasını açmaya özen gösterecek. CHP’yi muhalefette tek başına bırakmak için çalışacak.

Bakalım Erdoğan’ın kucaklayıcı siyaseti mi yoksa Özgür Özel’in sertlik siyaseti mi galip gelecek.” ifadeleri,tam da bu durumun tarihe not düşülmesidir.


CHP’yi muhalefette tek başına bırakmak,yalnızlaştırmak,diğer muhalefet partileriyle arasını açmak,gelinen ve içinde bulunduğumuz bugünkü koşullarda, asla CHP'nin zararına ve iktidara gelmesine engel değildir.Zira;çoğu, altılı masa adı altında ittifak yaparak KILIÇDAROĞLU'nun yanında saf tutan muhalefet partilerinin, hiçbir oy tabanlarının olmadığı,adeta kağıttan kaplan oldukları,seçim sonuçlarıyla ortaya çıkmıştır,altılı masa ittifakından karlı çıkan, CHP ve KILIÇDAROĞLU değil, ittifak yaparak CHP oylarıyla milletvekilliği kazanarak meclise giren kağıttan kaplan partiler olmuştur.


Önümüzdeki seçimlerde,AKP Genel Başkanı ERDOĞAN ve üst yönetimleriyle, yönlerini AKP ve ERDOĞAN'a çevirme eğilimi gösteren muhalefet partilerinin, CHP'yi yalnızlaştırmaları;CHP'nin lehine olup,adına çok değerli yalnızlık dediğimiz bu durum,CHP'nin; iktidardan kurtulmak için gün sayan, her şeyiyle ezilmiş, çoğunluğu kendi partilerine ait olmak üzere, iktidarıyla muhalefetiyle her partiden toplumsal muhalefeti oluşturan milyonlarla miting meydanlarında birlik ve beraberlik içinde bütünleşerek sandıkta da oylarıyla kucaklaşmalarına asla engel olamayacağı gibi, CHP'nin çok değerli olan bu yalnızlığı,CHP ve ülkemiz adına bir kayıp değil, bilakis hayırlara vesile olacaktır. 09/10/2025


Güner YİĞİTBAŞI

Hukukçu




7 Ekim 2025 Salı

MEŞRUİYET SORUNU SADECE SİYASAL İKTİDARLARDA DEĞİL SEÇMENDE DE VAR

 



ERDOĞAN'ın son ABD gezisi nedeniyle; siyasal iktidarın meşruiyeti var mıdır yokmudur, ERDOĞAN gerçekten TRUMP'dan meşruiyet almaya mı gitmiştir?soru ve tartışmaları gündeme oturmuş durumdadır.


ERDOĞAN iktidarı, meşru bir seçimle iş başına gelmiştir.Ancak, geçen zaman içinde, anayasaya,yasalara ve demokrasinin olmazsa olmaz ilkelerine uygun bir yönetim tarzı gösteremediğinden,gerçekten meşruiyetini kaybetmiş midir,tartışmasını bir kenara koyarak,biz bu yazımızda meşruiyet sorununun diğer yüzünü,yani seçimlerde oy kullanarak siyasal iktidarı belirleyen çoğunluk seçmen kitlesinin meşruiyet sorununu masaya yatıracağız.


Karşılıklı olarak bir alanın ve bir de verenin, alanın da vereninde suçlu olduğu rüşvet suçunda olduğu gibi,siyasal iktidarı belirleme konusunda da,sandıkta bir oy alan, yani çoğunluk oyunu alarak iktidar olan ile bir de sandıkta oy veren,yani oylarıyla siyasal iktidarı belirleyen bir seçmen çoğunluğu vardır.


Seçim kazanarak iktidara gelen ve sonrasında yasa ve anayasa ihlalleriyle meşruiyetini yitiren siyasal iktidarlar suçlu da, hadi ilk seçimlerinde yanılarak seçmesine ve iktidarı döneminde meşruiyetlerini kaybettiren tüm yanlışlarını,yasa ve anayasa ihlallerinigörmesine rağmen,daha sonraki seçimlerde de ısrarla ve üst üste aynı kişi ve kişileri seçim sandığına attıklarıyla oylarıyla tekrar tekrar iktidar yapan çoğunluk seçmen kitlesinin hiç mi suçu yok?


Şayet bir siyasal iktidar yasa ve anayasa tanımaz yönetim tarzlarıyla meşruiyetlerini yitirmişlerse;meşruiyetleri tartışmaya açılan siyasal iktidarları; ekonomik, sosyal, kültürel,dini inanış gibi, kendi kişisel,ailevi,sınıfsal ve zümresel mikro ve makro menfaatlari ve çıkarlarını ön planda tutarak,ülke ve toplum zararına olarak, sandığa attıkları oylarıyla defaatla iktidara getiren çoğunluk seçmenin de meşruiyetini kaybettiğini söyleyebiliriz.


Halk çoğunluğunun;israrla ve birçok kez yıllarca oy vererek, aynı kişi ve kişileri iktidar yapması halinde,kendi çıkarlarını üstün gören yasaları ve anayasayı sürekli ihlal eden ve meşruiyetlerini tartışılır hale getiren siyasal iktidarlar; ısrarla bana oy vererek beni iktidara getiren halk ve seçmen çoğunluğu benden memnun olmalı ki,bana sürekli oy vermeye devam ediyor,benim yasaları ve anayasayı ihlalllerimi, kendisini yoksullaştırdığımı,ekonomiyi berbat ettiğimi,enfalasyon canavarını yok edemediğimi onaylıyor demek ki,alan razı veren razı, size ne oluyor? Diyerek savunma yapmakta haklılık kazanıyor.Oylarıyla ülkeyi bu açmaza,sarmala sürkleyen seçmen çoğunluğuna, meşruiyetini kaybetmiş demek sanırım haksızlık olmaz.


Seçim kaybeden muhalefet partilerinin yetkililerinin;en az seçim kazanan iktidardaki parti kadar seçimlere hazırlanmış olmalarına rağmen bir türlü seçim kazanamamaları üzerine;suçlu biziz, iyi hazırlanamamışız,siz seçmenin hiçbir kabahati yoktur tarzındaki açıklamalarını,asla kabul etmiyor ve seçmene yağ çeken gerçek dışı beyanlar olarak kabul ediyoruz.


Seçmen çoğunluğunun; akıllarının başlarına gelmesi,iyiyi ve kötüyü ayırd edebilmesi,ülkeyi; yasalara ve anayasaya göre,ülke ve halk yararına uygun yönetecek kişileri iktidara getirmeyi düşünebilecek olgunluğa ulaşması için,ülkenin herşeyiyle felaketle yüz yüze gelmesi,yoksulluğun diz boyu olması mı gerekir?07/10/2025


Güner YİĞİTBAŞI

Hukukçu

3 Ekim 2025 Cuma

CHP'NİN ÇOK DEĞERLİ YALNIZLIĞI

 



Çok isabetli bir karar vererek,duvarlarında “HAKİMİYET KAYITSIZ ŞARTSIZ MİLLETİNDİR”yazılı olan,sözde değil, özde, milli iradenin tek tecelli ettiği bir mabed olan Türkiye Büyük Millet Meclisini baypas ederek, hazırladığı ve partisinin milletvekillerine imzalatığı kanun tekliflerini, tek harfi dahi değiştirilmeden yasalaştıran,muhalefet partisine mensup milletvekilleri tarafından sunulan yasa tekliflerinden birini dahi meclisten geçirterek yasalaştırmayan,muhalefet milletvekillerinin çeşitli konulardaki araştırma komisyonları kurulmasına ilişkin önerilerini AKP ve MHP milletvekillerinin çoğunluğuyla redddettiren,meclisi ve milli iradeyi kendisinin otomatik onay makinası olarak gören,CHP'nin yumuşama ve normalleşme adına uzattığı ele rağmen, bu eli, elinin tersiyle iterek CHP'nin en başta İstanbul olmak üzere kazandığı tüm büyükşehir belediye başkanlarını sudan bahanelerle hapse attıran,o belediye başkanlarına oy vermiş olan milyonlarca seçmenin iradesini yok sayan ve oylarını çöp tenekesine atan,tüm bu yaptıklarına rağmen hala milli irade dersleri vermeye çalışan partili Cumhurbaşkanının meclisin açılış konuşmasını yaptığı oturumuna katılmayarak boykot eden,sonrasında mecliste verilen resepsiyona ve öncesindeki oturuma katılan parti genel başkanlarıyla yapılan sohbet ve moral toplantısına katılmayan ana muhalefet partisisi CHP'nin;en başta genel başkan Özgür ÖZER olmak üzere, tüm üst yönetimini kutluyorum.


Mecliste grubu veya milletvekili bulunan Dem,Gelecek,Deva,İyi,Refah ve Yeniden Refah gibi muhalefet partilerinin meclisin açılış oturumuna katılarak burada konuşma yapan partili Cumhurbaşkanını şereflendirmelerine bir diyeceğimz yoktur,kendi değerlendirmeleridir,üyesi oldukları meclisin kalmayan saygınlığına olan saygıları ağır basmış olacak ki,meclisin açılış oturumuna katıldılar ve burada bir açılış konuşması yapan partili Cumhurbaşkanını şereflendirdiler.


Ancak,oturuma katılan CHP dışındaki muhalefet partileri,bununla da yetinmediler,oturuma katılmayan CHP'ye inat muhalefetin oturuma katılan diğer partilerine şirin gözükerek onları yanına çekme amaçlı olarak partili Cumhurbaşkanının oturum sonrası ve resepsiyonda muhalefet partilerinin lider kadrosunu etrafına dizerek onlarla sergilediği yakınlaşmaya, samimi sohbet toplantısına ve çekilen aile fotoğrafına da katılarak, mutluluk ve memnuniyet poz ve görüntüsü verdiler.Partili Cumhurbaşkanını mesut ve bahtiyar kıldılar.Partili Cumhurbaşkanı da, sonrasında yaptığı sosyal medya paylaşımıyla, bu mutluluğunu,birlik ve beraberliği, milli iradenin üstünlüğünü dile getirdiler.


Uzun lafın kısası,sözüm ona CHP tek başına bırakıldı,meclisi boykot edip açılış oturuma ve resepsiyona katılmayarak,kendi kazdığı kuyuya düşüp ortada dıpdızlak tek başına ve yalnız kaldı.


Bize göre hiç de öyle olmadı.CHP; bu sözde yalnızlığını çok iyi değerlendirerek, Küçükçekmece'de miting yapıp meydanlarda milyonlarca insanla buluştu ve bir arada oldu,CHP'nin; milyonlarca insandan oluşan halk kitlesiyle meydanlardaki bu buluşmasını, sanırım, CHP'nin çok değerli yalnızlığı olarak tanımlayabiliriz.


Anayasa ve yasaları yok sayan,Anayasa Mahkemesi kararlarını uygulamayan,halkın oylarıyla seçilen CHP'li belediye başkanlarını görevden alarak hapse attıran,yargı bağımsızlığını,insan hak ve özgürlüklerini yok eden partili Cumhurbaşkanının yanında oturmaktan, onunla sohbet etmekten mesut ve bahtiyar olan, gülücükler atan,ağızları kulaklarına varan bazı muhalefet partilerinin genel başkan ve yöneticilerinin halkımız nezdinde düştükleri bu acınası yalnızlık,sanırım asıl üzerinde durulması gereken gerçek yalnızlıktır.


CHP'nin yalnızlığı çok değerlidir.Evet,CHP meclisin açılışı oturumuna katılmayarak ve meclisteki o pozu vermeyerek, 1.Ekim.2025 tarihi itibariyle yalnız ve tek başına kalmıştır.Ancak, bu yalnızlık, bildiğiniz normal hayattaki yalnızlık, bir terkedilmişlik değildir,CHP; Türk Halkıyla,84 milyonla bütünleşmekte,onların çözüm bekleyen dertleriyle,bu dertlere çözüm arayışında yalnız ve tek başına kalmış,milletin tek umudu haline gelmiştir.


CHP;yalnızlığını halkıyla,84 milyonla paylaşmak ve onlarla bütünleşmek,bugün meydanlarda ve ileride seçim zamanında CHP çatısı altında ve sandıkta, partilerüstü bir anlayışla,millet ittifakı olarak bütünleşmek ve iktidara koşmak üzere, mitinglerine devam etmelidir.04/10/2025


Güner YİĞİTBAŞI

Hukukçu







29 Eylül 2025 Pazartesi

ERDOĞAN'IN AMERİKA ZİYARETİ

 



Bu yazımızda ERDOĞAN'ın son Amerika ziyaretini değerlendireceğiz.


Aslında, ERDOĞAN'ın bu ziyaretini, Amerika ziyareti olarak değil,kendisine dostum diye hitap ettiği ve dost kabul ettiği TRUMP ziyareti demek,daha doğru olacaktır.


Bu ziyareti, Türkiye Cumhuriyeti Devleti ile Amerika Birleşik Devletleri arasında yapılan diplomatik ve gerekli bir ziyaret ve görüşme olarak kabul etmek mümkün olmasa gerek.


Bu ziyaretin; aslında,ERDOĞAN ile TRUMP arasında gerçekleşen karşılıklı siyasal çıkarlara dayalı bir ziyaret olduğunu söyleyebiliriz.


Ziyaretin taraflarından ERDOĞAN;23 senelik iktidarı boyunca, siyaseten çok yıpranmış,ülke için yapacağı hiçbir olumlu icraatı kalmamış,ülkeyi anayasa ve yasalara göre değil keyfine göre yönetmeyi yöntem belirlemiş,yargı bağımsızlığını ve tarafsızlığını yok ederek yargıyı emri altına almış,siyasi rakiplerini yargıyı araç olarak kullanarak yok etme çabası içine girmiş,kişi hak ve özgürlüklerini tamamen budamış,saldığı ağır vasıtalı vergiler yoluyla yoksul halkın elinde avcunda kalan üç beş kuruşu da varlıklı kesime aktarmış,enflasyonu önleyememiş ve fakir halkı enflasyon belasına ve fakirliğe mahkum etmiş,ülkeyi otokrasiyle yönetir hale gelmiş bir iktidarın başı olarak, halk ve seçmen nezdinde çok büyük bir itibar ve oy kaybına uğramıştır.


Ziyaretin diğer tarafı TRUMP ise; varlıklı bir iş adamı kimliğiyle hasbelkader seçildiği ABD Başkanı sıfatıyla, devlet idaresi tecrübesinden uzak,diplomasinin yazılı ve yazılı olmayan geleneksel kurallarından yoksun,zenginliğin verdiği şımarıklık ve temsil ettiği ABD'nin kendisine verdiği güçle,düşünmeden konuşan,otokrat kimliğiyle Dünyayı idare etmeye,Dünya ülkelerine yön vermeye ve en başta Ortadoğu olmak üzere ülkelerin bugünkü sınırlarını yeniden dizayn etmeye soyunmuş,seçilmiş olmasına rağmen ülkesinin aklı başında çoğunluğu tarafından sevilmeyen ve değer verilmeyen bir kişidir.


ABD ziyareti, bu iki kişi arasında vuku bulmuştur.


ABD'nin Ankara Büyükelçisi;ziyaret öncesi, ERDOĞAN'ın ABD ziyareti ile meşruiyet kazanacağını,meşruiyet almak için TRUMP ile görüşeceğini beyan etmiştir.Aslında bu söz,bizim açımızdan çok iddialı ve yanlış anlamaya müsait, her yöne çekilebilen,amacını aşan talihsiz ve üzüntü verici bir sözdür.


ERDOĞAN;ülkemizde siyaseten itibar ve oy kaybına uğramış,yeniden seçilme şansını büyük oranda kaybetmiş ise de; ne de olsa ve halen T.C.Devletinin seçilmiş Cumhurbaşkanı olup,kendisinin meşruiyetini kaybettiğine inanmamakta ve meşruiyeti de o kadar önemsememekte olduğundan, ABD'ye yeniden meşruiyet kazanmak için gitmiş olamaz,Türk Milleti de,kendisini temsil eden makamda oturan ERDOĞAN'a, ABD ve onun başkanı TRUMP tarafından meşruiyet kazandırılmasını asla kabullenemez.


Bu nedenle,ABD Ankara Büyükelçisinin meşruiyet kazanma sözünü; kesinlikle,iç politikada kaybettiği siyasi itibarını yeniden kazanma olarak kabul etmek gerekir.


Evet,ERDOĞAN;ülkesinde kendi vatandaşlarına ve muhalefet partilerine ve onların liderlerine karşı ne kadar sert ve taviz vermeyen,burnundan kıl aldırmayan,anayasa ve yasaları takmayan,antidemokratik bir lider profili çizmekte ise de; dışarıda,uluslararası arenada, petrole dayalı zenginlikleri, kalkınmışlıkları ve sözlerinin geçerliliği ile temayüz eden batılı devletlere ve onların liderlerine karşı, kuzu gibi yumuşak bir tavır sergilemekte,kendisi ülkesinde tek adam olmasına, özgürlükleri kısıtlamasına rağmen, Birlişmiş Milletlerde,Güvenlik Konseyi daimi üyesi devletlerin veto haklarını kastederek, Dünya beşten büyük diye nutuklar atabilmekte,insan haklarını ve özgürlüklerini savunabilmekte,İsraili soykırım yapmakla suçlayabilmektdir.


İşte,içeride ve dışarıda birbirine zıt çifte standart bir anlayışın ve tutumun temsilcisi olan ERDOĞAN;içerideki tutumu nedeniyle kaybettiği siyasi itibarını belki kazanabilirim ümidiyle,dışarıdan destek sağlama amaçlı olarak ve sadece kendi siyasi çıkarını önceleyerek ABD ziyaretini gerçekleştirmiştir.Ancak,ERDOĞAN'ın bu ABD ziyaretinde, asla ve asla kendisine bir meşruiyet kazandırmak amacı ve isteği bulunmamaktadır.Zaten,ABD başkanı TRUMP'ın; T.C.Devletinin iktidarının başına meşruiyet kazandırma gibi bir gücü ve yetkisi de bulunmamaktadır.


ERDOĞAN;yaptığı ABD ziyareti ve TRUMP görüşmesinden,iç politikada seçmen ve halk nezdinde itibar kazanarak güven tazeleyebilmiş midir?Biz, bunda başarılı olduğunu hiç zannetmiyoruz.


Bu ABD ziyareti ve TRUMP görüşmesinden, ERDOĞAN;amaçladığı iç siyasete yönelik itibarı kazanarak bir fayda sağlamadığı gibi,ülke olarak da, siyaseten ve ekonomik olarak hiçbir yarar sağlamadığımızı,silinin ek gümrük vergileri,sipariş edilen yüzlerce boing uçaklar,nükleer enerji anlaşmaları,pahalı sıvlaştırılmış doğal gaz alımı gibi,sadece aysbergin görünen yüzlerine bakıldığında ülkemiz büyük bir kayba uğramış,F-16,F-35 projeleri,CAATSA yaptırımlarının kaldırılması, HALKBANK davası gibi ülkemiz için hayati önem taşıyan konuların çözüme bağlanması gibi konular, askıdan indirilememiş ve askıdaki yerlerinde hala asılı olarak durmaktadır.29/09/2025


Güner YİĞİTBAŞI

Hukukçu